Türkiye’nin mültecileri

MaxmurchildrenYıl 1994. Köyler yanıyor, insanlar dillerini konuşamıyor, öldürülüyor. Hesabı sorulmayan bir şiddet sarmalı en insani dil, kimlik gibi hakları engellemek amacıyla insanların hayatlarına mal oluyor.  İnsanlar, canını kurtarmanın yolunu ailece Türkiye’yi terk etmekte görüyor. Bu durum sadece bir yerde birkaç aileyle de sınırlı değil.

Birçok il, ilçe ve köyden sayıları 16 bini bulan kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç çareyi sınırı geçmekte görüyor. Hepsi o güne kadar yaşadıkları toprakları terk edip Türkiye’ye göre daha geri bir ülke olarak değerlendirilen Irak’a doğru kaçıyor. İşin kötüsü PKK ile KDP yıllar sonra yanlışlığını, bedelini anlayacakları kardeş kavgasında oldukları için Saddam Hüseyin denetimindeki yere sığınıyorlar. Yani her seferinde demokratik bir ülke olduğu dillendirilen Türkiye’den kaçan insanlar bir diktatöre sığınıyor.

 

Her savaş, kargaşa ve göç olaylarında olduğu gibi gene çocuklar tanıklık edip bunlarla büyüyorlar. Nelere mi tanık oluyor çocuklar? 1990 ve sonrası, o dönemin çocukluklarına çocukluktan fazlasını yaşatıyordu. Her şeyden önce daha önce babalarının, dedelerinin karış karış bildikleri, dolaştıkları dağları, yaylaları görmek bile mümkün değildi. Yaşanılan yerin adı vardı, biliniyordu ama ötesi yoktu. Yanı başımızdaki her şey masallardaki hayal dünyasının ürünü gibi gerçeklikten uzaktı adeta. Bunun sebebi belliydi. Çocuk yaşta çoğu kişi bitmeyen bir mücadelenin eli silahlı tarafı olmuştu dağlarda ve çatışmaların içinde ya büyüyor ya da çocuk olarak ölüyorlardı. Köylerde yaşlı, kadın, çocuk, erkek demeden işkencelere maruz bırakılmalar, çırıl çıplak köy ortasında soyulmalar, pislik yedirmeler, tutuklanmalar hep bu dönemin özellikleri. Bu dönemin en acımaz tarafı ölümü, işkenceyi çok sıradanlaştırmasıydı. Gerilla cesetlerinin teşir edilmesi, “yardım ettiğiniz kişilerin, bize karşı gelecek kişilerin sonu bu olacak” deme çabalarının ifadesiydi. Bu ölümü daha soğuk, iğrenç ve bir o oranda sıradanlaştırıyordu. Her yönüyle bir savaştı. Yapılan her zalimlik insanların mücadele azmini artırıyordu. Müzik, fıkra, espiri hepsi arka plandaki isyan ve direniş şekilleriydi. Belki de bu yüzden insanlar dinledikleri Kürtçe parçalar yüzünden işkence çektiler, hakarete uğradılar ve hapis yattılar. Ve yüzlerce Kürtçe kaset hala o yüzden toprağa gömülü. Efsaneler yeniden dillendiliyordu. Kawa’nın zalim Dehaq’a karşı mücadelesi teyp bantlarından dinlenirdi evlerde. Zalim Dehaq’ın korkunç sesi hikayenin kendisindeymişçesine ürkütücüydü. “Getirin, getirin bana Kürt çocuklarını getirin” deyişi ve onu takip eden ürkütücü bir kahkaha çocuklar için kendilerine düşman bir canavarın sesini teypten dinleme anlamına geliyordu. Sadece zalim Dehaq’ın sesi değil yaşananlar da dehşet vericiydi. Şehirlerde her yürüyüş silahların gölgesinde kalıyordu. Gerilla cenazeleri panzerlerin üzerinde veya panzerin arkasına iple bağlanmış halde mahallelerde milliyetçi marşlar eşliğinde (istiklal marşı, onuncu yıl marşı, ölürüm türkiyem) dolaştırıldığında güvenlik görevlilerinde zafer sarhoşluğu, halkta ise bir öfke seli birikiyordu. Neden insanların bu marşları ve dağlarda her gün okumak zorunda kaldıkları “ne mutlu Türküm diyene”, “Vatan bölünmez”, “Tek dil tek bayrak tek vatan” şoven sözlerden nefret ettiklerini anlamak için insanların yerine kendini koymak, onların aidiyetine saygı göstermek, onları anlamak o dönem hesapta yoktu  (hala olmadığı gibi). O dönemde her sabah bir dükkanın sabah bombalanmış halde bulunması, biri-leri-nin faili meçhule gitmesi olağan hale gelmişti. Çobanların yardım bahanesiyle öldürülmesi, sığınma arayan insanların “terörist” diye öldürülmesi de (bir haberde öldürülen 6 mültecinin terörist diye sunulduğu söyleniyor). Korucular aldıkları asgari ücretle azami terör estiriyor içindeki vahşiliği aynı dili konuştuğu insanlara yöneltiyordu.

 

İnsanları ülkeden çıkmaya zorlayan durum buydu hatta ötesiydi. Hem başka hangi gerçeklik bu insanları bir tirana sığınmaya mecbur bırakabilirdi ki! Bugün 19000 kişi Maxmur kampında yaşamakta. Çoğu o zamanın çocuklarıydı. Şimdi evli ve çocuk sahibi. Ve hala Türkiye’ye gelmek onlar için gündemde değil. Çünkü onlar kaçmalarına sebep olan nedenlerin değişmediğini söylüyorlar. Çocukluklarını ellerinden alan gerçeklik hala geleceklerini ve bugünlerini şekillendiriyor.

 

Birebir içinde olmayanlar bu durum karşısında ne yaparlardı? Ülkesini, topraklarını terk etmek kolay, keyifle yapılan bir şey mi?

 

Peki bu zorunlu kaçış bugün ne ifade ediyor? Çok kolay olmadı hiçbir şey. İlk zamanlar hastalıktan, yiyecek ambargosundan, tıbbi malzeme eksikliğinden birçok kişi hayatını kaybetti ve 7 kez kamplarını terk etmek zorunda kaldılar. Ama bugün kaçmalarına sebep olan aidiyetlerini, kimliklerini koruma sosyal, eğitsel, siyasal anlamda kendi örgütlerini oluşturup korumayı başardılar. O gün Türkiye onları gönderdi bugün ikna edip geri getiremiyor. Türkiye’nin istediği oldu mu? Aidiyetlerini korudular hala Türkiye’de mümkün olmayan kendi dillerinde eğitim imkanını yarattılar, daha örgütlü ve daha dirençliler. Sadece onlar değil 1980’den 1999’a kadar aynı sebeplerle Türkiye’den kaçan sığınma arayan 579.510 kişi daha örgütlü ve dirençli. Türkiye’de yerinden edilen 3 milyona kişi de. Şiddet kime kaybettirdi o halde? Hangi şiddet hangi sorunu çözdü bugüne kadar?

 

Özgür Kaya

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir