Türkiye’nin İltica Politikası

Türkiye’nin iltica politikası yıllar boyunca yasal düzenlemelerle değil idari tasarruflarla şekillenmiştir. Bu durum İskan Kanunun kabul edilmesinden ve Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesine imza atılmasından sonra da aynı şekilde devam etmiştir. Türkiye’nin iltica hareketleri karşısında farklı tutum sergilemesi ve bütünlüklü bir yasayı bugüne kadar hazırlamamış olması bundan kaynaklıdır. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sürecinde mevcut iltica politikalarına farklı bir yön vermeye başladığı ve bütünlüklü bir iltica politikası ve kanunu oluşturma çabası içerisinde olduğu görülmektedir. Türkiye’nin iltica politikası yaşanan önemli gelişmeler ışığında 4 dönemde ele alınabilir:

I. Cumhuriyetin Kuruluşundan Uluslararası Yükümlülüklerin Kabulüne (1923–1951)

II. Uluslararası Yükümlülüklerin Kabulünden Kitlesel Sığınma Hareketlerine (1951–1988)

III. Kitlesel Sığınma Hareketlerinden Avrupa Birliği Adaylığı Sürecine (1988–1999)

IV. Avrupa Birliği Adaylığı Sürecinden Günümüze (1999…)

Türkiye’nin, sığınma politikalarıyla ilgili geçmişten günümüze ulusal güvenlik ve kamu düzeni argümanlarıyla tutum alması, üzerinde önemle durulması gereken bir noktadır. Ulusal güvenlik ve kamu düzeni çoğu zaman ulusal mevzuatın ve uluslararası hukuki düzenlemelerin ihlalini beraberinde getirmiştir. Türk otoritelerinin, çoğu iltica hareketiyle ilgili olarak idari yetkiyi “ulusal güvenlik” ve “kamu düzeni” çerçevesinde kullandığı ve bu doğrultuda göç olaylarına yönelik tutum belirlediği bilinmektedir. Bu sebepten ötürü Türkiye’nin göç olayları karşısındaki tepkilerini yasalar bağlamında ele almak her zaman açıklayıcı olmamaktadır.

I. Cumhuriyetin Kuruluşundan Uluslararası Yükümlülüklerin Kabulüne

Türkiye’nin idari yetkiyi herhangi bir ulusal mevzuatı olmadığı için belirgin şekilde kullandığı ve sonrasında “ulusal güvenlik” ve Türk kimliğine bağlılık esasında bir ulusal bir göç politikası oluşturduğu evredir. Bu evrenin cumhuriyetin kuruluşundan iskân kanunun kabulüne kadar ayrı ele alınmamasının sebebi iskan kanunun mevcut uygulamalara yeni bir boyut kazandırmamasıdır. İskan kanunu yalnızca varolan uygulamalara yasal bir boyut kazandırmıştır. Bu dönemde Türk kimliği ve kültürüne bağlı olmayıp zorunlu olarak Türkiye’ye sığınan kişilerle ilgili herhangi bir yasal düzenleme bulunmamaktadır.

Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla beraber ilk büyük göç hareketi yaşanmıştır. Bu göç hareketi Türk ve Yunan yetkililerin Lozan Antlaşmasıyla üzerinde anlaştıkları bir göç hareketidir.  Zorunlu bir göç olmakla beraber göç eden kişilere etnik ve dini aidiyet üzerinden bir koruma sağlanmıştır. Bu yüzden günümüz mülteci hareketlerinden ayrı bir niteliğe sahiptir. Türk-Yunan nüfus mübadelesiyle 384.000 kişi Türkiye’ye ve yaklaşık 2 milyon Rum Yunanistan’a göçmüştür.

İskân Kanunu

1934 yılında Türkiye, göç konusunda ilk yasal düzenlemesi olan 2510 Sayılı İskan Kanununu yürürlüğe koymuştur. İskân Kanunu, Türk soyundan ve kültüründen gelenlere Türkiye’ye yerleşme ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından yararlanma hakkı vermektedir. İskân kanununun 4. maddesinde Türk kültürüne bağlı olmayanların, anarşistlerin, casusların, göçebe çingenelerin, ülke dışına çıkarılanların muhacir olarak alınamayacağı belirtilmektedir.

İskân Kanunun 5. maddesinde Türk kültürüne ve soyuna bağlı olmayıp zorunlu olarak  Türkiye’ye gelen kişilerin durumlarının hükümetçe verilecek kararlara göre belirleneceği ifade edilmiştir. Bu madde zorunlu göç konusunda hükümetin farklı tutumlar benimsenmesine yasa dayanaklık yapmıştır.

Görüldüğü gibi İskân Kanunu milliyetçi unsurlar taşıyan bir yasal düzenlemedir. Zorunlu göçle ilgili nasıl bir tutumun belirleneceği hükümetin takdirine bırakılmış ve zorunlu göç edenlere sığınma hakkı verileceğine dair herhangi bir ifade içermemiştir. Tanım içermeksizin Mülteci, muhacir, göçebe, gezginci çingene ve Anarşist gibi kavramların kullanılması, Türkiye’ye göçen kişilerin başvurularıyla ilgili idari görevlilere önemli bir takdir yetkisi vermiştir.  Türk soyuna ve kültürüne bağlı olmanın esas alınması zaten Türkiye’ye göçen kişileri sınırlamışken bu durum keyfi ve ayrımcı davranmayı kolaylaştırmıştır.

Yaşanan Bazı Gelişmeler

1933’ten itibaren Nazi Zulmünden dolayı birçok Yahudi sığınma aramaya başlamıştır. Türkiye Nazi zulmünden kaçan birçok Yahudi’ye sınırlarını açmıştır. Bu insanların çoğu profesör, doktor, hukukçu, mimar ve sanatçıdır. Türk üniversitelerinde yeni fakülteler, araştırma merkezlerine yeni laboratuarlar, yeni mimari çalışmalar ve pek çok önemli gelişme bu insanlar sayesinde olmuştur. Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Çoğrafya Fakültesi Bruno Taut tarafından, Ankara Devlet Konservatuarı Leopold Lewy tarafından kurulmuş, klasik eserlerin çevrilmesi Geörg Röhde tarafından, TBMM binasının mimari tasarısı Clemenz Hoizmeister tarafından gerçekleştirilmiştir (Sığınma Hakkı ve Mülteciler s.66).

Bu olumlu yaklaşıma karşın 1942’de Nazilerden kaçıp Filistin topraklarına ulaşmak için yola çıkan ve çoğunluğunu Rus ve Polonya Yahudi’lerinin oluşturduğu 103 çocuk, 269 kadın ve 406 erkek olmak üzere, 778 kişinin bindiği Struma Gemisi, Karadeniz’in Türkiye kıyılarına kadar ulaşabildiğinde, onlara sığınma hakkı tanınmadığı gibi boğazlardan geçerek yollarına devam etmelerine de izin verilmemiştir. Yetmiş gün bekledikten sonra, bir Rus denizatlısı tarafından torpillenerek batırılan ve içindeki yüzlercesi kadın ve çocuk olan yolcuların cesetleriyle şuan hala Karadeniz’in derinliklerinde gömülü olan Struma, belki de mülteci soruna ilişkin tarihteki en dramatik olaylardan biridir (Sığınma Hakkı ve Mülteciler sayfa 66).

II. Uluslararası Yükümlülüklerin Kabulünden Kitlesel Sığınma Hareketlerine (1951-1988)

II. Dünya savaşı sonrası sadece Avrupa’da bir milyonun üzerinde mülteci evsiz kalmıştır. Tahribatın bu kadar büyük olması bu insanların sorununa çözüm bulunması amacıyla BMMYK’nın kuruluşunu ve mültecilerle ilgili uluslararası sözleşmenin imzalanmasını beraberinde getirmiştir. Bu doğrultuda BM Genel Kurulu tarafından 1950 yılında BMMYK kurulmuştur. 1951 yılında ise Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi kabul edilmiştir.1951 Cenevre Sözleşmesi Avrupalı mültecilerin sorunlarına çözüm bulunması amacıyla imzalanmış ve BMMYK da aynı amaçla Avrupalı mülteci sorununu çözmek için 3 yıllığına kurulmuştur.

II. Dünya savaşı sonrasında bazı ülkelerdeki istikrarsızlık, ideolojik sorunlar nedeniyle çok sayıda insan ülkelerini terk etmek zorunda kalmış ve mültecilik sorunu oldukça büyümüştür. Böylece mülteci sorunun sadece savaş sonrası ortaya çıkan bir sorun olmadığı ortaya çıkarak BMMYK’nın görev süresi uzatılmış ve 1951 Cenevre sözleşmesindeki zaman sınırlaması 1967 Protokolüyle ortadan kaldırılmıştır.

1951 Cenevre Sözleşmesine kaynaklık eden konferansa katılan 26 ülkeden biri olan Türkiye, sözleşmeyi imzalayan ilk ülkeler arasında yerini almıştır. Sözleşmeye coğrafi çekince hakkını kullanarak imza atan Türkiye böylece Ocak, 1951 öncesi olaylar nedeniyle Avrupa’dan gelecek mültecilere koruma sağlayacağını belirtmiştir. 1967 Protokolünü 1968 yılında imzalayan Türkiye zaman sınırlamasının kaldırılmasını kabul etmekle beraber coğrafi çekince hakkını korumuştur.

Bu dönemde gerçekleşen en büyük göç hareketlerinden biri Yugoslavya’dan Türkiye’ye 1946-1970 yılları arasında olmuştur. Bu göçle 183.000 dolayında Türk kökenli, ve bazı Arnavut ve Müslüman Slavlar Türkiye’ye sığınmıştır. Bu kişilere Türkiye’nin 1951 Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Protokolü kapsamında muamele etmediği görülmektedir.

Türkiye 1951 Cenevre Sözleşmesine ve 1967 Protokolüne imza atarak uluslararası mülteci tanımını kabul etmiş ve uluslararası yükümlülükler üstlenmiştir. Bu dönemin temel karakteristiği budur.  Bununla beraber Türkiye’nin Avrupa’dan gelen mültecilere Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Protokolü dahilinde değil İskan Kanunu doğrultusunda “Türk kökenli, soylu” olmalarını temelinde sığınma sağladığı görülmektedir.

III. Kitlesel Sığınma Hareketlerinden Avrupa Birliği Sürecine (1988-1999)

Bu dönemde Türkiye’ye Avrupa’dan ve Avrupa dışından pek çok kitlesel sığınma hareketi olmuştur. Bu kitlesel sığınmalar Türkiye’yi mültecilikle ilgili yasal bir düzenleme yapmaya zorlamıştır. Bu kitlesel sığınmalardan ilki 1988 yılında gerçekleşmiştir. Irak devletiyle Kürt yerel birlikleri arasında önemli çatışmaların yaşandığı1988 yılında peşmergeler Halepçe’deki Irak askeri karargahını ele geçirmişlerdir. Bunun üzerine Irak, Halepçe’ye kimyasal silahlarla müdahale etmiştir. Bu saldırıyla çoğu kadın ve çocuk beş binden fazla masum insan öldürülmüştür. Irak’ın Kürtler üzerinde baskısını artırması üzerine 1988 yılında binlerce kişi Türkiye’ye sığındı. Türkiye sınırlarına dayanan bu sığınmacıları ilk başta kabul etmeyip daha sonra Mardin, Diyarbakır ve Muş’taki 3 geçici barınma merkezine yerleştirmiştir.

Bulgaristan 1984 yılından itibaren Türklere ve diğer etnik kimliklere karşı asimilasyon politikaları ve baskılar uygulamıştır. 1989 yılında Bulgaristan Devlet Başkanı Jivkov, Türkiye’den sınırlarını açmasını ve Türklerin Bulgaristan’ı terk etmesini istemiştir. Bunun üzerine 312.000 kişi Türkiye’ye sığınmıştır. Türkiye, sığınanların sayısının artacağından endişe ederek vize uygulaması başlatmıştır. Ancak Türkiye’deki sığınmacıların durumunun kötüye gitmesi ve Bulgaristan’ın Türklere yönelik tutumunu iyileştirmesi üzerine 100.000 sığınmacı 1990 başlarında Bulgaristan’a geri dönmüştür.

Yugoslavya’daki istikrarsızlık ve etnik çatışmalar nedeniyle 1990’ların başında 20-25 bin civarında Bosna Hersek’li sığınmacı Türkiye’ye gelmiştir.

1991 yılında Körfez savaşı nedeniyle Irak’tan kaçmak zorunda kalan Kürt sığınmacılardan yaklaşık 450 bini Türkiye’ye 1.3 milyonu da İran’a kaçmıştır. Türkiye sınırlarına gelen sığınmacıların sınırı geçmesine “ulusal güvenlik” bahanesiyle izin vermemiştir. Bu nedenle sığınmacılar sınırda yerel halkın desteğiyle zor koşullarda yaşamak zorunda kalmışlardır. İran ise sınırlarına gelen 1.3 milyon insana sınırlarını açmış ve BMMYK’dan yardım istemiştir.

Görüldüğü gibi 3 yıllık bir zaman diliminde Türkiye’ye Irak’tan ve Avrupa’dan 2’şer büyük kitlesel sığınma hareketi olmuştur. Türkiye Avrupa’dan gelen sığınmacılara 1951 Cenevre Sözleşmesi hükümlerini uygulaması gerektiği halde bunu yapmamıştır. Türkiye’nin Irak’tan gelen sığınmacılarla ilgili tutumu yine belirsizlikler taşımaktadır. 1988’deki kitlesel sığınma hareketi karşısında önce sığınmacıları kabul etmeyen Türkiye daha sonra binlerce sığınmacıyı 3 geçici barınma merkezine yerleştirmiştir. 1991’deki kitlesel sığınma hareketi sırasında Türkiye sınırlarını kapatması yüz binlerce sığınmacıyı çok zor şartlarda kalmak mecburiyetinde bırakmıştır. Iraktan gelişen iki kitlesel sığınma hareketi karşısında farklı tutumlar sergilendiği görülmektedir.

1994 Yönetmeliği

Türkiye sığınma tarihi açısından önemli bir yasal düzenlemeyi 1994 yılında kabul etmiştir. 1994 Yönetmeliği olarak bilinen bu düzenleme 1988 ve 1991 yılında Türkiye’ye kitlesel bir şekilde Iraktan Kürtlerin sığınması kaynaklık etmiştir. Bu yasal düzenleme Avrupa dışından Türkiye’ye sığınan kişilerle ilgili takip edilecek esas ve usulleri içermektedir. Türkiye’nin sığınma hareketleri karşısında yasal yükümlülük üstlenmesi ve sığınma  başvurularını değerlendirmeyle ilgili usul ve esasları belirlemesi bakımından önemlidir. Böylece olası sığınma hareketleri karşısında hükümetlerin farklı tutum alması yerine bazı usullere göre hareket edilmesinin gerekliliği bu yasal düzenlemeyle kabul edilmiş oluyor.

1994 Yönetmeliği önemli bir yasal düzenleme olmakla beraber çeşitli kısıtlılıkları da içermekteydi.  Sığınma başvurusunun 5 gün içerisinde yapılmasını zorunlu kılması, görüşmelerin polisler tarafından yapılacağını belirtmesi, kararın olumsuz olması durumunda içişleri bakanlığından bir üst mercinin dosyayı gözden geçireceğini, kararın idari yargıya açık olduğunu belirtmemesi yönetmeliğin eksiklerindendir

Bu dönemde Avrupa dışından Türkiye’ye gelen sığınmacıların başvurularının hem içişleri hem BMMYK tarafından değerlendirildiği görülmektedir. Bununla beraber İçişleri Bakanlığının bu konuda çoğunlukla BMMYK kararlarına riayet ettiği bilinmektedir. İçişleri Bakanlığının sığınma başvurularını değerlendirecek bir mekanizmaya sahip olması bu duruma sebebiyet vermektedir. Ama yinede kimi sığınma başvurularında İçişleri Bakanlığının BMMYK’nın kararlarına riayet etmediği ve kişinin başvurusunu ret ettiği bilinmektedir.

1997 yılında İdare Mahkemeleri BMMYK tarafından mülteci olarak kabul edilen ancak İçişleri Bakanlığı tarafından başvuruları ret edilen ve haklarında sınır dışı kararı verilen 2 sığınmacının sınır dışı kararını durdurmuştur. Bu vesileyle  anayasada belirtildiği gibi bütün idari kararların yargı denetimine tabi olduğu dolayısıyla 1994 yönetmeliğinde olumsuz karar durumunda yargı denetimi yerine kararın yine içişleri bakanlığındaki bir üst merci tarafından değerlendirilmesine ilişkin düzenlemenin artık önemsizleştiği görülmektedir. Bu iki kararla sığınmacıların sınır dışı kararlarına karşılık idare mahkemelerine başvurmalarının önü açılmıştır.

Bu dönem Türkiye’nin kitlesel sığınma hareketlerine maruz kaldığı ve Avrupa dışından Türkiye’ye sığınan kişilere ilişkin usul ve esasları yasal bir düzenlemeyle ortaya koyduğu bir dönemdir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türkiye’nin, Avrupa dışından gelen Türk soyundan ve kültüründen olmayan sığınmacılarla ilgili 1994 yönetmeliğine kadar bir yasal düzenlemesi bulunmamaktaydı. Bu yüzden ve yargı kararlarının mevcut uygulamalara yeni bir boyut kazandırması bu dönemi önemli kılmaktadır.

IV. Avrupa Birliği Adaylığı Sürecinden Günümüze (1999…)

1999 yılında Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin Avrupa Birliğine aday ülke olarak gösterilmesi ve Katılım Ortaklığı Belgelerinin açıklanmasıyla beraber Türkiye’nin iltica politikaları yeni bir seyir kazanmıştır. Türkiye, Avrupa Birliği adaylığı sürecinde iltica uygulamalarını gözden geçirip mevcut yasal düzenlemelerini ve politikalarını Katılım Ortaklığı Belgeleri doğrultusunda Avrupa Birliği politikalarına uyumlaştırma çabası içerisindedir. Türkiye’den beklenen vize rejimini AB’ninkine uyumlaştırması, sınır kontrollerini sağlaması, 1951 Sözleşmesine konan coğrafi çekincenin kaldırılması, mülteci kabul merkezlerinin ve sosyal destek mekanizmalarını kurmasıdır. Türkiye iltica politikalarını Avrupa Birliği Müktesebatıyla uyumlu hale getirmek amacıyla 2003 yılında Ulusal Programı, Aralık, 2004’te Twining Projesi sonucunda Ulusal Eylem Planını (UEP) kabul etti.

Ulusal Eylem Planında iltica konusunda bir ihtisas biriminin ve menşe ülke bilgi sisteminin oluşturulmasına, 7 ilde mülteci kabul merkezlerinin, personel eğitimi için Akademinin, geri gönderilecekler için geri gönderme merkezlerinin kurulmasına değinilmektedir. Ulusal Programda ve Ulusal Eylem Planında coğrafi çekincenin kaldırılması, mülteci akının teşvik edilmemesi ve AB’nin külfet paylaşması şartına bağlanmaktadır.

Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı sürecinde iltica alanında bir kurumsallaşma aşamasında olduğu görülmektedir. Ulusal Eylem Planı olumlu yönler taşımakla beraber kaygı duyulacak hususları da içermektedir. Eylem Planında coğrafi çekincenin “mülteci akınının teşvik edilmemesi” şartına bağlanmasından neyin anlaşılması gerektiği açık değildir. Sınır güvenliği konusunda AB müktesebatı kapsamında getirilecek yeniliklerin bu konuda söz konusu kaygı için bir araç olarak kullanılabileceği düşünülebilir.

Avrupa Birliği adaylığı sürecinde Türkiye’ye olan kitlesel bir sığınma hareketi yaşanan olumlu gelişmelere rağmen “ulusal güvenlik” vb. kaygıların mültecilerin iltica hakkından faydalanmasının önünde bir engel olarak duracağı konusunda önemli ipuçları vermektedir. Yaşanan kitlesel göç hareketi İran’dan Irak’a sığınan ve Irak’taki BMMYK ofisi tarafından mülteci olarak kabul edilen kişilere ilişkindir. Irak’a sığınan bu mülteciler, 1999’da  BMMYK’nın yerleştirmeleri durdurması ve 2003’te Irak’ta istikrarın iyice bozulması üzerine Irak’taki BMMYK çalışanları tarafından Türkiye’ye yönlendirilmişlerdir. Bunun üzerine Türkiye’ye gelen bu mültecilerden bazıları ilkin sığınma sürecine dahil edilmiş daha sonra sığınma başvuruları sonlandırılmadan, başvuruları kabul edilmemiş ve sonrasında gelen mülteciler sığınma sürecine hiç dahil edilmemişlerdir (07.11.2003 tarihine kadar gelen kişi sayısı 1204 olarak bilinmektedir). Türkiye’deki BMMYK Ofisi tarafından da mülteci olarak kabul edilen bu kişiler, Türkiye’nin izin vermemesi nedeniyle üçüncü ülkelere yerleştirilememişlerdir. Türkiye bu kişileri mülteci olarak kabul etmediğini, bu kişilerle ilgili herhangi bir yükümlülüğünün bulunmadığını belirtmesine karşın mevcut ulusal ve uluslararası düzenlemeler bu konuda sorumlulukların olduğuna işaret etmektedir. Buna karşın Türkiye bu kişilerin sınır dışı edilebileceğini açıkça belirtmiştir. Bu tutumun kişilerin mülteci statüsüyle ilgili olmadığı aynı gruptan Irak’ta bulunan tahminen 5000 mültecinin Türkiye’ye gelmesine engel olmak mahiyetinde yapıldığı tahmin edilmektedir. 2000’den itibaren Türkiye’ye gelen bu mültecilerin (1204) durumu hala ilk günkü belirsizliğini korumakta ve bu mültecilere, sığınmacıların yararlanabildiği haklar sağlanmamaktadır. Bu durum kitlesel sığınmaları teşvik etmeme ibaresinin, temel insan hakkı olan sığınma hakkına erişmenin önünde ciddi engel olarak belireceğiyle ilgili önemli kaygılara sebebiyet vermektedir.

Avrupa Birliği Müktesebatına uyum çevresinde Türkiye, 22 Haziran 2006’de 57 sayılı genelgeyi kabul etmiştir. Bu genelgede sığınmacılara sağlanacak yardımlara (sağlık, sosyal, ekonomik), ve sığınmacılık başvurularıyla ilgili usul ve esaslara değinilmektedir. Genel olarak değerlendirildiğinde, genelgenin Ulusal Eylem Planına nazaran daha olumsuz bir perspektifle ele alındığı görülmektedir. Özellikle yargı denetimi konusunda kısıtlayıcı bir bakış açısı sezilmektedir.  Buna karşın sığınmacılara valiliklere bağlı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları aracılığıyla sağlık, sosyal ve ekonomik yardım yapılmasına ilişkin önemli yenilikler getirmektedir.

Avrupa Birliğine uyum sürecinde Türkiye’nin iltica politikasının ciddi değişimler geçirdiği ve kurumsallaşma aşamasında olduğu görülmektedir. Bütünlüklü bir sığınma politikasına sahip olmayan Türkiye, çoğunlukla sığınmacıları yabancılara yönelik düzenlenen kanunlara göre değerlendirmektedir. Dolayısıyla sığınmacıların hukuki durumuna ilişkin bir yasal düzenleme bulunmamakta ve yabancılara yönelik değişik yasalarda sığınmacıların durumuna açıklık getirilmeye çalışılmaktadır. Avrupa Birliği adaylığı sürecinde bu konuda bir iyileşmenin olduğu ve 2012’de bir iltica yasasın çıkarılmasının bu konudaki eksikleri büyük ölçüde kapatacağı öngörülebilir. Söz konusu yasa için nasıl bir çalışma yürütüldüğü ve yasanın neleri içerdiği, içereceğiyle ilgili ciddi bir bilgi eksikliği bulunmaktadır. Yasanın oluşturulması aşamasına sivil toplum örgütlerinin dahil edilmesiyle ilgili de ciddi sıkıntılar bulunmaktadır.

Sonuç

Türkiye’nin sığınma politikaları ciddi bir değişimi geçirme evresindedir. Türk kimliğine ve kültürüne bağlılık esasında ele alınan göç politikaları, uluslararası mülteci tanımının kabulüyle uygulamada ciddi bir farkın olmamasına rağmen uluslararası sorumluluğun yüklenilmesiyle farklı bir boyut kazanmıştır.  Türkiye’ye Avrupa dışından kitlesel sığınmaların olması Türkiye’yi 1994 Yönetmeliğini hazırlamaya zorlamış, böylece Türkiye Avrupa dışından Türkiye’ye gelen sığınmacılara uygulanacak usul ve esasları belirlemiştir. Bu dönemden sonra hem ulusal hem de AİHM yargı kararlarıyla Türkiye’nin iltica politikasının değişimlere uğradığı, şekillendiği görülmektedir. Türkiye’nin iltica politikaları konusunda Avrupa Birliği üyeliği sürecinde tamamıyla farklı bir mecraya geldiği görülmektedir. Bu evre Türkiye’nin iltica konusunda kurumsallaşmaya başladığı bir evredir. Önemli pek çok olumlu gelişmeye rağmen insan hakları açısından bakıldığında bu evrenin kaygı yaratan hususları bulunmaktadır. Bilindiği gibi Türkiye, ulusal güvenlik kaygısını gerekçe göstererek uzun yıllar iltica hareketlerine yönelik tutum belirlemiştir. Hazırlanan yasal düzenlemelerle iltica hareketlerine yönelik tutumların belli usul ve esaslara bağlanacağı açıktır. Ancak ulusal güvenlik ve kamu düzeni gibi kaygıların yasalara yansıtılmasıyla iltica hakkına erişimle ilgili çeşitli zorlukların ortaya çıkarılabileceği gözden kaçırılmamalıdır.  AB ülkelerinin son yıllarda iltica ve mültecilerin korunması konularında ciddi kısıtlamalara gittikleri ve sınır güvenliği bahanesiyle ilticaya erişimle ilgili ciddi zorluklar çıkardıkları bilinmektedir. Türkiye’nin yeni iltica politikasını şekillendirirken, insan haklarını ve iltica hakkını göz önünde bulundurması ve sivil toplum örgütlerinin bu sürece dahil olarak sürece etkide bulunması büyük önem taşımaktadır.

Yazar: Senar Ataman E-posta: senarataman@gmail.com

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir