İnsan kaçakçılarına güvenmek

Göçmen veya mülteci hikayeleri hangi tanımlamayla ilişkilendiriliyor olursa olsun fark etmez. Onlar için ülkelerini terk etmeye karar verme, ülkeden çıkmaya zorlayan sebepler çok karşı konulmaz, hayati olsa dahi çok zordur. Nerede ve nasıl devam edeceği, devam edip etmeyeceği bilinmeyen hayata atılan ilk adım ürkektir. Düşlediğiniz hayata kavuşup kavuşamayacağınız belirsizken başka bir ülkeye varmadan yakalanmanın, öldürülmenin varlığı kanıksanılarak çıkılır bu yolculuğa. Ama çoğu zaman bu yolculuğa çıkmaya karar vermeye kalmaksızın hayatını kurtarma telaşıyla çıkılır. Ne olacağı çok umursanmaz zira orada kalındığında ne olacağı bellidir.

Ülkeden çıkıp gitmenin çeşitli yolları var. Bunlardan biri bir ülkeye gitmek ve o ülkenin hukukuna ve uluslararası hukuka güvenip onlardan yardım beklemektir. Bu çok tercih edilen ve güvenilen bir yol değildir. Diğer başvurulan yol ise insan kaçakçıları aracılığıyla istenilen ülkeye gitmeye çalışmaktır. Bu daha çok güvenilen bir yöntemdir. Nedense dünya geneline baktığımızda insan kaçakçıları ve uluslararası hukuk/devletlerin insafı arasında tercih yapmak durumunda kalan insanlar çok da üzerine düşmeden insan kaçakçılarını tercih ediyor. İnsanlar nasıl oluyor da kendi iyiliklerini hiç düşünmeyen insan kaçakçılarına hukuktan, insan haklarından daha fazla güveniyor? Bu güvenin temeli, insan kaçakçıları ve ülkesini terk edenler arasındaki ilişkinin artık günümüzün kutsal değeri olan ticarete dayanmasındadır. Kaybedecek bir şeyinizin kalmadığını düşündüğünüzde hayatınız da artık bir ticaret malzemesidir. Gerisi insan kaçakçıları için kolaydır. Sizi kaçak bir malzeme gibi bir yerden başka yere götürmek onlara kalmış.

Ülkesini terk eden kitleler ne yazık ki haklarına değil para karşılığı onları başka bir ülkeye götürecek insan kaçakçılarına güveniyor. İnsan hakları çok önemli ve olabildiğine kutsal bir kavram. Bize dair neredeyse her şeyin basit bir ifadesi. Bizim ne olduğumuz ve doğanın içinde nasıl bir anlam ifade ettiğimizle ilgili. Ama bugün çoğu insanın insan hakları kavramına duyarsız kalması, bilerek uzak kalması hatta o kavrama suçlu ithamında bulunması çok anlaşılmaz olmayabiliyor. İnsan hakları çoğu zaman egemenlerin dilinde sadece kendi istediklerini yaptırma, kabul ettirme, onu bir koz olarak öne sürme ve böylece insan haklarını ve insanları istismar etme işlevi görüyor. Bu da bu uzak kalma için anlaşılabilir bir durumdur.

Yazılı ve görsel basın aracılığıyla tanığı olduğumuz manzara hakların ne kadar istismar edildiğini gösteriyor aslında. Sayısını tutmakta zorlandığımız ama yaşananları birer trajedi oyunu kıvamında izleyip zihnimizin işlevselliğini yitirmiş alanına ittiğimiz, kamyon kasalarında, tırlarda taşınan insan manzaraları insan kaçakçılığı ticaretinin vahametini gösteriyor. Kamyonlarda, tırlarda biraz daha kar için gözü dönmüş patronun kurnazca sağlı sollu iyice istiflediği malzeme misali taşınıyorlar, umursanmayan hayalleri ve umutlarıyla beraber. Çok az bir kısmı izlediğimiz veya okuduğumuz haberlere konu olabiliyor. Tabii çoğunlukla ya ölümlerini ya da kolluk kuvvetleri tarafından “kıskıvrak” yakalandıklarını okuyabiliyoruz bu haberlerde. Ne yazık ki haberdar olduklarımız, haberlere yansıyanlar, haberdar olmadıklarımıza nazaran devede kulak misali. Çoğu trajedi haber konusu olamadan görünmez oluyor.

Türkiye de ilgili makamlara başvuru yaparak sığınanların sayısı 10 bin civarındayken; her yıl Türkiye üzerinden 200 binin üzerinde insanın, insan kaçakçıları aracılığıyla başka ülkelere gitmeye çalıştığı tahmin edilmektedir. Avrupa Kalesi adlı web sitesinin açıkladığı istatistiklere göre 12 binin üzerinde insan Avrupa sınırlarında sığınacak bir yer ararken hayatını kaybetti. Her yıl binlerce çocuk gene bu zorlu yolculukta hayatını kaybediyor. Peki, insanlar neden kendilerini, gözünü para hırsı bürümüş insan kaçakçılarının eline gönüllü bir şekilde teslim eder? Neden yaşamlarına mal olabileceğini bildikleri bir yolculuğa ücretini ödeyerek başlar? Acaba onlar macera peşinde koşan maceraperest insanlar mı? Veya bundan başka bir tercihi olmayanlar mı? Neden bir insan seli kutsallaştırılan devlete, hukuka güvenmez de insan kaçakçılarına güvenir?

İnsanları kaçak yollara sevk eden sebepleri anlamak çok zor olmasa gerek. Göçmenler için ülkesini terk etme, yakalandığı yerde ülkesine geri gönderilme anlamına geliyor. Mülteciler için durum biraz daha farklı. Mültecilerin durumunu anlamak için Türkiyenin durumunu değerlendirelim mesela. Türkiye den sığınma talep eden bir kişi en azından 3 yıl kendi imkanlarıyla Türkiye de yaşamayı göze almalıdır. Ev tutmalı. Çalışma izni olmayacağı için yapacağı her işi bedelinin çok aşağısına ve karşılığını almamayı göze alarak yapmalı. Aynı zamanda her seferinde çalışamamasına rağmen yetkililerin çalışma hakkının olduğunu söyleyeceklerini, sığındığı ülke olan Türkiyenin, ülkeye seyahat veya iş amaçlı gelen yabancılarla onu bir tutup her 6 ayda bir ondan harç ödemesini isteyeceğini, haklarını savunmakla yükümlü olduğunu bildiği BMMYK nın öyle sorunlarıyla çok da ilgili olmadığını, BMMYK nın sırf görüşme randevusu vermek için bile aylar sonrasına randevu verebileceğini ve en az 2–3 yıl içerisinde kendisiyle ilgili nihai bir sonuç alacağını, bu nihai kararın olumsuz olabileceğini, o zaman her şeye sil baştan başlamak zorunda kalacağını, yardım alabileceği söylenen yardım yerlerinden yardım almanın hakkı dahi olsa çok da kolay olmadığını, hatta kimi zaman ayrımcılığa uğrayacağını, yaşayacağı sorunlarla ilgili yardım alabileceği yerlerin çok az olduğunu, bazen mülteci olmasının sınır dışı edilmesi için engel olmayacağını vs… bilmeli. Ne yazık ki göç konusunda dünya genelinde var olan manzara yukarda belirtilenden çok farklı değil. Hatta Türkiyenin göç konusundaki yaklaşımı birçok ülkeye göre daha iyi olarak değerlendirilebilir. Bu durumda ülkesini terk edenlerin insan kaçakçılarını zengin etmeleri ve yasal yollardan medet ummamaları çok anlaşılmaz görünmüyor.

Mevcut durum karşısında şunu rahatlıkla söylemek mümkün; insanlar, insan haklarına dayalı, insan onuruna yaraşır bir hukuk sistemi, adalet yaklaşımı olmadığı için veya haklar sadece metinlerde kaldığı için insan kaçakçılarına sığınıyorlar. Eğer bugün insanlar kamyon kasalarında, botlarda, tırlarda ölüyorlarsa bunun yegane sorumlusu olarak insan kaçakçılarını düşünmek çok anlamsız olacaktır. Bugün bütün devletler ve uluslararası hukuk bu manzaradan sorumludur. Devletler sorunu çözmenin en temel yolu olarak bu insanların haklarını korumaya yönelik adım atacaklarına var güçleriyle insan kaçakçılığı adı altında dayattıkları sistemin var ettiği gayri-resmi mekanizmaları çökertmeye çalışıyorlar. Bu çökertme ancak bu insanların gerçeklerini göz önünde bulundurulduğunda, onlara insan hakları temelinde yaklaşıldığında bir anlam kazanabilir. Yoksa ölümü zaten kabullenmiş insanlar yine bu mekanizmaları var edeceklerdir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir