Mülteciler, sığınmacılar, göçmenler ve nefret suçları

001tkiGeçtiğimiz haftalarda Hz. Peygamberi konu alan bir filmin ertesinde başlayan İslamofobia tartışmaları yerini kısa sürede olması gerektiği gibi- genel olarak nefret söylemi ve nefret suçları ile ilgili hukuki düzenleme ihtiyacının bir kez daha ve kuvvetli bir şekilde talep edilmesine bıraktı.

Taner KILIÇ’ın yazısı

 

Başbakan’ın Adalet Bakanlığı bünyesinde ilgili birimleri bu hususta bir çalışma yapmaları konusunda görevlendirmesi zaten bir süredir “Nefret Suçları Yasa Kampanyası” yürüten ve içlerinde Mültecilerle Dayanışma Derneği’nin de bulunduğu Platform üyesi sivil toplum kuruluşlarını heyecanlandırdı ve umutlandırdı. Platform, geçenlerde düzenlediği basın toplantısında olası bir yasa çalışmasında mevzuatta değiştirilmesi veya eklenmesini istediği birçok değişikliği açıkladı. Bu vesileyle Türkiye kamuoyu nefret söylemi ve nefret suçlarına muhatap olan kesimler üzerine tekrar bir düşünme sürecine girdi. Ancak bu kesimler içinde öyle bir grup var ki, onlar çoğu zaman böylesi bir konunun muhatabı olarak bile hatırlanmıyorlar: mülteciler, sığınmacılar ve göçmenler.

Nefret suçları ve hareket halindeki kişiler

Genel anlamda ırkı, milliyeti, dini, cinsiyeti, cinsel yönelimi, engelliliği gibi temel ve değiştirilemez nitelikteki özellikleri nedeniyle mağdura karşı özel saikle işlenen suçları tanımlayan “nefret suçları” kavramı muhatap aldığı kesim bakımından çoğu zaman iltica ve göç nedenleri ile kesişir. Zira halen bu alandaki uluslararası en temel metin olan 1951 Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesine göre “mülteci”; ırkı, dini, milliyeti, siyasi görüşleri ve belirli bir toplumsal gruba mensubiyetinden (bu kapsamda çoğunlukla cinsiyet ve cinsel yönelim sorunları anlaşılmaktadır) ötürü vatandaşı olduğu ülkeden zulüm tehdidi altında kaçan kişidir. Yine, birçok düzenli veya düzensiz göçmen kendi ülkesinde belki de bu kimliklerinden ötürü iş imkânlarına erişemediği için kendisini göç yollarında bulmuştur. Bu kabaca yapılan tanımlara baktığımızda nefret suçuna muhatap olan mağdur kesimle mültecilerin iltica nedenlerinin büyük oranda benzediği, hatta çoğunlukla örtüştüğü rahatlıkla görülmektedir. Sayılan “kimliklerinden” ötürü vatandaşı olduğu ülkeden kaçan ve aslında bu kimliklerinin güvence altına alınacağı ümidiyle bir başka ülkeye sığınan veya göçen kişi maalesef yine bu sığındığı veya göç ettiği ülkede aynı kimliğinden ötürü hedef konumunda bulunabilir.

Dolayısıyla iltica nedenleri ile ülkesinden kaçıp bir başka ülkeye sığınan veya iş imkânları arayan kişinin ciddi bir travmatik dönemde ve oldukça dezavantajlı bir durumda bulunduğu hatırlanırsa bir de sığındığı ülkede muhatap olabileceği nefret suçlarının kendisini iki kat mağdur edeceği takdir edilecektir. Keza, nefret suçuna muhatap bir mağdurun hak arama yollarında yaşayacağı sorunları olsa da mağdurun o ülke vatandaşı olması durumunda nispeten bazı olanakları vardır. Oysa mağdurun mülteci, sığınmacı veya göçmen olması halinde dil ve hukuk bilmemesi, çoğunlukla ekonomik sıkıntı içinde olması yanı sıra esas olarak hak arama mekanizmalarına erişim aracı olarak görebileceğimiz polis veya adli mekanizmalara başvurması halinde sınırdışı edilebileceği korkusu onu diğer nefret suçları mağdurlarından ayırır. Dolayısıyla hem potansiyel mağdur kesim olarak iki kat risk taşımaları, hem de hak arama mekanizmalarına erişimde diğer mağdur kesimlerde görülmeyen dezavantajları ve korkuları barındırmasından ötürü mülteci, sığınmacı ve göçmenler nefret suçları ile mücadelede özel olarak dikkati hak eden bir kesimi oluşturmaktadırlar.

Hukuki durum

Bu nedenle bu aşamada ülkemizdeki mülteci, sığınmacı ve göçmenlerin genel hukuki durumuna kısaca bakmakta fayda vardır: Türkiye, 1951 Cenevre Sözleşmesine ve 1967 New York Protokolüne coğrafi sınırlama ile taraf ülke durumundadır. Bunun anlamı; Avrupa Konseyinin siyasi sınırlarından gelen bir kişinin Türkiye’de “mülteci prosedürü”, bunun dışında kalan dünyadan gelenlerin ise “geçici sığınmacı prosedürüne” tabi tutulmasıdır. Türkiye, geçici sığınmacı prosedüründen olumlu sonuç ile çıkan kişileri muhafaza ettiği coğrafi sınırlamadan ötürü kendi ülkesinde devamlı olarak mülteci olarak yaşaması konusunda bir taahhüt içine girmemekte, bu kişilerin uluslararası toplum adına Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından bir başka 3. ülkeye gönderilmesine kadar ülke topraklarında kalmasına “tahammül” etmektedir. Bu nedenle Türkiye’ye yönelik bu alanda asıl nüfus hareketinin yaşandığı Avrupa dışından sığınma amaçlı gelen yabancılar bu taleplerini İçişleri Bakanlığı ve BMMYK Türkiye Temsilciliğine iletirler.

Günümüzde “paralel prosedür” denilen bu süreçte kişinin beyan ettiği iltica nedenleri kritik edilir ve dosyaların hemen tamamında BMMYK’nin kararı doğrultusunda kendisine bir statü verilir. Bu prosedürün sağlıklı bir şekilde işletilebilmesi adına başvurucu ile ön kayıt, kayıt, mülakat ve belki 2. mülakat görüşmeleri yapılır. Bu görüşmelerin dışında başvurucu (sığınmacı) hakkında bir karar verebilmek üzere dosya üzerinde inceleme yapılır. İçişleri Bakanlığı tüm bu prosedür süresince (ki minimum 2,5 yıldan olumsuz kararlara yönelik itiraz ve yargı yollarına başvurulması halinde 7-8 yıla kadar uzayan uzun bir süreçtir) sığınmacıya önceden tespit edilen ve ”uydu kent” tabir edilen şehirlerden birinde (31 olan uydu kent sayısı son dönemde 53’e çıkarılmıştır) ikamet etmesini emreder. Türkiye’de (Suriye’den gelen sığınmacılar için yapılanlar hariç) “mülteci kampı” yoktur ve belirtilen uydu kentlerde sığınmacılardan şehir içinde serbest ikamet etmeleri, kaçmadıklarının tespiti amacıyla da haftanın belirli günlerinde Yabancılar Şubesine giderek imza vermeleri istenir. Ancak sığınmacıların o uydu kentte yaşayabilmeleri konusunda kolaylık sağlayan, buna imkân veren ve “otomatik” işleyen uluslararası, ulusal, resmi veya sivil bir sosyal yardım mekanizması yoktur. Birçok sosyal hak alanında sorun olduğu gibi çalışma izni alabilmek teorik olarak mümkün, pratik olarak imkânsızdır. Dolayısıyla sığınmacılar bu şekilde zorunlu iskâna tabi tutuldukları bu uydu kentlerde kiralayabildikleri derme çatma evlerde sadece iltica taleplerinin yer aldığı dosyalarının sonuçlanmasını bekler, bekler ve beklerler. Bu süreç içinde şehirlerde belli belirsiz bir görüntü olarak yaşarlar ve elbette o şehir halkı ve kamu otoriteleri ile asgari düzeyde dahi olsa bir sosyal ilişki kurarlar. Tecrübelerimiz göstermektedir ki; her şehirdeki mevzuat aynı olsa da o ildeki kamu otoriteleri ve sosyal yardımlaşma vakfı yöneticilerinin ilgi, bilgi ve duyarlılık derecesine, yani neticeten keyfine göre sığınmacı kesime yönelik sağlanan hizmetler çok çeşitli seviyeler göstermektedir. Keza; yerel idareler, yerel medya, sivil toplum örgütleri ve akademinin ilgi ve alaka düzeyine göre sığınmacıların şehir halkı ve yaşamına dâhil olma süreçleri şehirden şehre farklılıklar göstermektedir.

Göçmenlerin durumu ise daha farklıdır: nispeten kalifiye ve hukuki bir sorun yaşamayan düzenli göçmenlerin aksine düzensiz göçmenler ülkede yasa dışı olarak bulunmak ve/ya çalışmaktan ötürü sürekli yakalanmak ve sınırdışı edilmek riski ve korkusu altında bulunmaktadırlar. Dolayısıyla çok çok ciddi bir haksızlığa ve hatta suça muhatap olduklarında dahi resmi mercilere başvurabilme ihtimalleri yoktur. Ülkede bulunmalarının hukuki bir zemini ve yasal statüleri bulunmamasından ötürü her zaman en çok hakarete, ayrımcılığa, sömürüye ve hatta suça açık kesim olarak yaşamaktadırlar. Bu kişiler çoğunlukla insan kaçakçılarının, bazen de insan tacirlerinin manipülasyonu ve zorlaması ile hareket etmekte olup en çok risk altında bulunan gruptur.

Türkiye’de iltica ve göç konularını içeren anayasal ve yasal bir düzenleme yoktur, yönetmelik ve genelgelerden oluşan mevzuat ise yetersiz ve ilkel düzeydedir. AİHM’nin son yıllarda Türkiye’yi bu alanda mahkûm eden çok sayıda önemli kararı olmuştur. Bu nedenle AB üyelik müzakere sürecinin de bir gereği olarak yeni bir iltica (uluslararası koruma) yasası taslağı hazırlanmıştır ve Mayıs 2012 başında TBMM’ne sevkedilen ve alt komisyon çalışmaları tamamlanan tasarının 2013 yılı başında yasalaşması beklenmektedir. Bu nedenle Türkiye bu alanda tarihi bir kavşaktadır. 2005 yılında hazırlanan İltica ve Göç Eylem Planında uydu kentlerde serbest ikamet uygulamasına ek olarak her biri 750 kişi kapasiteli olmak üzere 7 ayrı şehirde (Ankara-Ayaş, Kayseri-Kocasinan, İzmir-Çiğli, Erzurum-Aşkale, Van-Edremit, Kırklareli-Pehlivanköy, Gaziantep-Oğuzeli) Kabul, Barınma ve Tarama Merkezinin, ikisi yine Ankara-Ayaş ve Erzurum-Aşkale’de olmak üzere 7 ayrı şehirde ise 750 kişi kapasiteli Geri Gönderme Merkezlerinin kurulması ve işletilmesi öngörülmüştür. Uzun süren finansman ve proje döneminden sonra bu toplu merkezlerin inşaat yapım işleri başlamış olup önümüzdeki yıllarda hizmete girmesi beklenmektedir. Dolayısıyla bu yeni yapı ile sığınmacılar Türkiye’de ilk kez şehir merkezlerinden izole yerlerdeki daha az nüfuslu ilçelerdeki belirli toplanma merkezlerinde kalabalık bir şekilde tutularak yeni bir model ortaya çıkarılacaktır. Ancak şimdiye kadar ülke çapında gözlemlendiği gibi bu merkezlerin inşa edileceği ilçelerde sosyal bir inceleme çalışması ve/ya oluşturulan göç politikaları, dolayısıyla alınan önlemler söz konusu değildir.

Veri toplama

Nefret suçları Türkiye’de henüz yeni sayılabilecek bir ceza hukuku konusu olması ve fakat ceza kanunu ve ilgili mevzuatta özel bir düzenlemeye sahip olmamasından ötürü benzerini ABD’de FBI’da gördüğümüz gibi nefret suçlarına ilişkin “resmi” bir veri toplama çalışması yoktur. Kollukta bazı suçlara ilişkin toplanan istatistiki bilgilerin bu suç türü dikkate alınarak bilgi toplanmamasından ve asıl önemli olarak bu konuda yetiştirilmiş bir uzman personel bulunmamasından ötürü Türkiye’de nefret suçlarının mağdurlarına yönelik bir veri tespiti çok büyük oranda yapılmamaktadır. Bundan dolayı diğer nefret suçlarına muhatap kesimler gibi mülteci, sığınmacı ve göçmenlerin de nerede, ne kadar ve ne tür nefret suçlarına muhatap oldukları bilinmemektedir. Yine ABD’den SPLC örnekliğinde görülebileceği üzere Türkiye’de “sivil” alandan da bu konuya ilişkin ciddi bir veri toplama çalışması yapılmaması önemli bir boşluk alanı olarak durmaktadır. Diğer mağdur kesimlerde olduğu gibi bu kesimde de konuyu değerlendirme öncesinde elde ciddi ve güvenilir verilerin olmaması bu suç türü ile mücadelede başlı başına bir sorun alanı oluşturmaktadır.

Bu kapsamda yakın zamanda Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği (SGDD) ve Sosyal Hizmetler Araştırma, Belgeleme ve Eğitim Vakfı (SABEV) ortaklığında yürütülen ve AB tarafından Demokrasi ve İnsan Hakları Avrupa Aracı (DİHAA) programı kapsamında finanse edilen “Askıdaki yaşamlar & Algıdaki yaşamlar” projesi Türkiye’de bizlere belki de ilk kez bu alanda çok önemli veriler toplayıp sunmaktadır. Bu projede derlenen önemli bilgilerin değerlendirilmesi başlı başına bir yazı konusu olmayı hak etmektedir. Ancak bu aşamada sadece raporun “öneriler” kısmında yer alan bir tespit ve tavsiyeye dikkat çekmek isteriz: “Mevcut durum içerisinde henüz çok görünür olmayan ama kabul merkezlerinin kurulmasıyla daha da görünür hale gelecek olan sığınmacı ve mültecilere yönelik ayrımcılık, ırkçılık, yabancı düşmanlığı gibi durumların potansiyel olarak mevcut olduğu ve önümüzdeki süreçte karşımıza sıklıkla çıkabileceği olasıdır. Bu durumlara yönelik ciddi önlemler alınması gereklidir. Konunun kamuoyuna iyi anlatılması, konuyla ilgili ihlalleri engelleyici yasal mevzuatın oluşturulması, farkındalık çalışmalarının sistemli bir şekilde arttırılması ve yaygınlaştırılması gerekmektedir”.

Yine geçtiğimiz haftalarda 59 ülkede 50.000 kişi ile yapılan görüşmelerden elde edilen bilgilere göre yayımlanan Barem Research, WIN / Gallup International Association raporuna göre Türkiye göç ve göçmen algısında %-46 endeksi ile “en kötüler” listesi içinde yer aldı. Oysa aynı rapora göre Türkiye, Çin ve Hindistan’dan sonra dünyada yurtdışına göçmen gönderen ülke olarak üçüncü, hele 6,5 milyon göçmeni ile nüfusa orantılandığında dünyada birinci ülke durumunda. Bu durumda ister istemez aklımıza yakın zamanda mülteciler ve göçmenler aleyhine propaganda üreten ve yayan açıklamalar geldi: yukarıda bahsettiğimiz İzmir-Çiğli’de yapılacak merkez için “Çiğli’ye mülteci kampı İzmir’in kalbine indirilmiş hançerdir” şeklindeki ve devamında nefreti iyice arttıran “milletvekili” açıklaması, Yılmaz Özdil’in Suriyeli sığınmacıları konu alan hemen tüm yazıları ve yerel de bir örnek vermek gerekirse Edirne Aktüel’den Bora Dandinoğlu’nun “Kadavra” yazıları sanırım bu kapsamda her zaman esefle hatırlanacak.

Nefret suçları hakkında yasal mevzuat oluşturulması ve konunun hassasiyetle takibi işte tamda bu olumsuz örnekler ve Türkiye’ye “uyarı mesajı” veren anılan araştırmalar nedeniyle gereklidir. Aksi takdirde Yunanistan’ın günümüzde ulaştığı mülteci ve göçmen düşmanlığından başlayıp kendi vatandaşı olan Gümülcine’li Müslüman Türklere de ulaşan, evleri basarak dayak atmalara varan yabancı düşmanlığı düzeyine bizim de on yıla kalmadan ulaşmamız uzak bir ihtimal değildir. Çünkü on yıl önce Yunanistan da bu durumda değildi ve bu nedenle bugünden hareketle bu alana ilişkin kısa, orta ve uzun vadeli birçok tedbirin gecikmeksizin alınması gerekmektedir.

Bu yazı 19 Aralık 2012’de Zaman Gazetesinde yayınlanmıştır.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir