Mülteci-DER: Mülteciler açısından Türkiye’de 2012 VE 2013

001Gemi_tasarm_1Multeci.net sitesi olarak  insan hakları perspektifi çerçevesinde, zorunlu göç sürecinin sığınmacılar, mülteciler lehine gelişmesi için hizmet vermekteyiz. Mültecilik ve sığınmacılık konusuna dikkat çekerek, bu konuda bilinç yükselterek, sığınmacılara, mültecilere söz hakkı tanıyarak, sivil toplum örgütlerinin (STÖ) çalışmalarına katkı sunarak alandaki çalışmalara destek olmaktayız. Sitemizin hizmet vermeye başladığı 2007 yılından beri aynı özveri ve gönüllükle bu hizmeti sunmaya devam ediyoruz.

Mülteci.net sitesi olarak zorunlu göç alanında çalışan sivil toplum örgütlerinin ‘Mülteciler açısından Türkiye’de 2012-2013’ yıllarını değerlendirmelerini istedik. Alanda çalışan sivil toplum örgütlerine ulaşıp talebimizi dile getirdik. Bütün STÖ’ler (Mülteci-DER, Helsinki Yurttaşlar Derneği (HYD), İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı (İKGV), İHD, MAZLUMDER, İHAD , SGDD, Af Örgütü Türkiye Şubesi, Van Kadın Derneği, CARITAS, ICMC)  taleplerimizi olumlu karşılayıp belirli bir süre içerisinde değerlendirmelerini paylaşacaklarını belirttiler. Aynı değerlendirmeyi BMMYK Türkiye Ofisinden de talep ettik. Ancak henüz bir cevap alamadık (Eğer BMMYK’dan konuyla ilgili bir değerlendirme alabilirsek bunu sizinle paylaşacağız). Bugünden itibaren STÖ’lerin 2012 ve 2013 yılı değerlendirmelerini sizinle paylaşmaya başlayacağız. Sitemiz için 2012-2013 yılını değerlendiren bütün STÖ’lere buradan teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Sitemiz okurlarıyla ilkin Mültecilerle Dayanışma Derneği’nin (Mülteci-DER’in değerlendirmelerini paylaşıyoruz. Alana önemli katkı sağlayan Mülteci-DER’in bütün üye ve gönüllülerine başarılar dilerken, sitemiz için Mülteci-DER adına değerlendirmeyi yapan Taner KILIÇ’a teşekkürlerimizi sunuyoruz.

 

Mülteci-DER: MÜLTECİLER AÇISINDAN TÜRKİYE’DE 2012 VE 2013

0MULTECI-DER_profil_resmi2012 yılı şüphesiz yıl içinde sayıları sürekli artan Suriyeli mülteciler nedeniyle Türkiye’de mültecileri çok daha görünür hale getirmiştir. Nisan 2011 ayında başlayan Türkiye’ye kaçışlar 2012 yılında sürekli artan bir ivme izlemiş, kısa sürede biteceği sanılan iç çatışmalar bitmeyip bölgedeki şiddet daha yaygın hale gelince Türkiye ve diğer komşu ülkelere kaçışlar artmıştır. Öyle ki, bu kaçışların sadece komşu ülkelerle de sınırlı kalmayıp çok daha uzak ülkelere ve Avrupa’ya da yayılma eğilimi göstermesi uluslararası insan hareketlerini arttırmıştır. 2012 sonu itibariyle kamplardaki mülteci sayısı 150.000 sınırını aşmış ve başta Suriye’ye yakın bölge şehirleri olmak üzere hemen tüm şehirlerde sayıları tam olarak bilinmeyen pasaportlu ve pasaportsuz yüzbinlerce Suriyeli günlük yaşamın birer parçası olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Suriyeli mülteciler neredeyse çoğu zaman naklen seyrettiğimiz, şehre bombalar yağdırılırken doğru dürüst giyinemeyip can havliyle tel örgülerden kaçışlarını izlememiz ile bize mülteci olgusunun olanca çıplaklığını, gerçekliğini, dramatikliğini ve onlara sağlanması gereken korumanın önemini göstermiştir.

Oysa 1. Körfez Krizinden bu yana kitlesel iltica akınları yaşanmasa da, Türkiye’de iltica olgusu düşük yoğunluklu olarak varlığını sürekli devam ettirdi. Ancak hareketin çoğunlukla Türkiye’yi güvenli bir iltica ülkesi olarak görmemesi sonucu Türkiye çoğunlukla transit ülke olma özelliğini sürdürdü ve sayılar genelde “makul” düzeyde kaldı. Türkiye’nin muhafaza ettiği coğrafi sınırlamaya bağlı olarak uyguladığı  “geçici sığınma” rejiminin sürdürülebilmesi için gerekli olan 3. ülkelere yerleştirmeler de makul seviyede tutulunca aslında sistemin devasa sorunları çok görünür olmadı. Uygulamada belli sayıdaki uydu kentte sınırlı sayıda kamu yetkilisi ve sivil toplum temsilcisinin gayretleri ile –elbette şehirden şehire farklılık göstermekle birlikte- durum hep “idare edilebilir” düzeyde tutuldu.

Bundan dolayı da belki hep nötr bir alanda tutulan ve konu açıldığında ecdadın tarihte yaptığı misafirperverliklerden dem vurmakla günümüzdeki mültecilere çok kulak kabartmama lüksünü yürüten anlayış varlığını uzun süre devam ettirebildi ve en sağından en soluna siyasi yelpazede konu tartışılmadı. İşte tam da bu vasatta Suriyeli sığınmacılar üzerinden hükümetin sığınmacılara uyguladığı “açık kapı” politikası, genel olarak takip ettiği Suriye politikası ve hatta tüm dış politikası tartışılır ve eleştirilir oldu. Elbette Hükümetin tüm politikaları eleştirilebilir ancak bu eleştirilerin odağı sıcak durum olan Suriyeli sığınmacılara kaydıkça İHEB madde 14’te tanımlanan hak, temel bir insan hakkı bağlamından koparılarak dış politikanın herhangi bir icraatı gibi eleştiri argümanı olarak kullanılmaya başlandı. Oluşturulan kamplara 2011 yılında olduğu gibi 2012 yılında da ulusal ve uluslararası sivil toplumun erişmesi ve çalışmasına izin verilmediği için bu kamplar aynı zamanda bizzat hükümet tarafından spekülasyona açık hale getirildi. Dolayısıyla nötr alan 2012’de politize oldu ve bundan en büyük zararı Türkiye’deki tüm sığınmacılar görmeye başladı.

00MULTECI_ARKA_PLAN_RESMI

Öyle ki, konunun taraflar arasında sorumsuzca tartışılması genel olarak kamuoyunda mülteci ve daha genel anlamda yabancı düşmanlığını ve hatta bunun üzerinden üretilen bir nefret söylemini doğurdu. Bu söylem, yapımı ta 2005 Göç Ulusal Eylem Planına dayanan Kabul, Barınma ve Tarama Merkezlerini bile hedef olarak gösterdi, özellikle bu merkezlerin yapılmakta olduğu şehir halkı bu merkezler aleyhine kışkırtıldı. Örneğin, İzmir-Çiğli’de yapılmakta olan merkez hakkında çok sayıda olumsuz ve masa başında tasarlandığı belli olan haberler çıkınca biz Mülteci-Der olarak dehşete kapıldık. Bu olumsuz trend maalesef Baradan faciasına kadar devam etti ve bu kazada meydana gelen 63 ölüm, kamuoyunda mülteciler aleyhine yoğunlaşan histeriyi “onlar da insan” konumuna geriletti.

2012 yılı süresince pasaportlu/pasaportsuz Suriyeli mülteciler sadece sınır ve bölge şehirlerine değil, Türkiye’nin hemen tüm şehirlerine mültecilik olgusunu taşımışlardır. Bir kısmı Türkiye içinde de kalmayarak Avrupa’ya geçen bu nüfus genç ve dinamik yapısıyla şehirlerde görünür olmuştur ve hükümetin kendilerini bölge şehirlerine toplama gayreti her defasında genel anlamda sonuçsuz kalmıştır. Ancak 2012 yılının özellikle ikinci yarısında Türkiye’deki Suriye kaynaklı olmayan bireysel iltica başvurularının sayısının artması ve buna karşılık bir de BMMYK tarafından statü almış mültecilerin 3. ülkelere yerleştirme oranları azalması ile uydu kentlere gönderilen sığınmacı sayıları ciddi oranda artış göstermiştir (geçtiğimiz yılın iki katını aşan bir sayıda). Bunun sonucu olarak şimdiye kadar en fazla 5-10 sığınmacının gönderildiği uydu kentlere 500-1.000-1.500 sığınmacı gönderilmeye başlanması ve bir de bu kişilerin otobüslerle bu illere toplu olarak “bırakılmaları” ile o şehirlerde hem kamu bürokrasisi hem de sivil toplumu adına adeta şok yaşanmıştır. Bu illerde acilen mülteci hakları ve şehirdeki yaşamlarına yönelik sorun ve çözüm önerilerine odaklı farkındalık oluşturma çalışmalarına ihtiyaç hissedilmiştir ki, derneğimiz de 2012’nin özellikle son 3 ayında bu yönde bir telaş içinde olmuştur. Bu durum halen ciddi anlamda devam etmektedir, 2013 yılı içinde de önemini yitirmeyeceği açık olarak gözükmektedir.

001Gemi_tasarm_1İran’ın bir süredir ülkesindeki 1980’li yıllardan bu yana bulunan Afgan mültecilere yönelik tutumundan ötürü İran’da yaşayan Afganlardan Türkiye’ye yönelik iltica başvurularında ciddi bir artış söz konusudur. Bununla birlikte BMMYK tarafından bu kişilere “mülteci” statüsü verilmemesi ve 3. ülkelere yerleştirme oranlarının iyice düşmesi Türkiye’deki Afgan mültecilerin sorunlarını dramatik bir şekilde arttırmıştır. Bu duruma bağlı olarak BMMYK Türkiye Temsilciliğinin artık 2-3 yıl sonrasına verdiği kayıt ve mülakat randevuları ile sığınmacılar adeta bir belirsizliğe itilmektedir. Bu durumun zaten uzun süredir haklı olarak rahatsız olan başta Afgan mülteciler olmak üzere genel olarak tüm mültecileri önümüzdeki dönemde çok daha ciddi sıkıntılara sokacağı açıktır.

Trakya-Yunanistan sınırında alınan olağanüstü tedbirler, inşası 2012 yılı içinde başlanıp biten çit, elektronik korumalar ve Frontex-Rabbit S birliklerinin “fedakar” çalışmaları sonucu geçilmesi zaten çok zor olan Meriç sınırı imkansıza doğru evrilmiştir. Bunun sonucu olarak kaçakçılar haritaları tekrar masaya açarak yeni rotalar belirlemeye başlanmış; yeni tarifeler hesaplanmıştır. Yunanistan’da yaşanan ekonomik sorunlar ve yabancı düşmanlığının artık evleri basarak yaralama ve öldürme eylemleri gibi son derece ciddi ihlaller boyutuna ulaşması ile Yunanistan’dan Türkiye’ye doğru geri dönüşler artmış, uzun zamandır duymadığımız Ege Denizi ve Meriç üzerindeki push-back vakaları tekrar rapor edilir olmuştur. 2012 yazında gelinen aşama çok geçmeden yeni felaketlere davetiye çıkarmıştır. Baradan’da 63, Midilli’de 28, Sakız adasında 3 trajik ölüm son 4 aya sıkışmış ve bilebildiğimiz felaketlerdir. 2013’te bu açıdan daha az ölümlü geçişler ve daha az tehlikeli yolculuklar olacağına dair maalesef elimizde ümit veren hiçbir gelişme yoktur. Uzun süredir AB ile devam eden ve Türkiye’ye “vize muafiyeti” havucunu uzatan geri kabul anlaşması –belki de 2013’te- imzalanıp yürürlüğe girdiğinde çok sayıda sığınmacının da bu kapsamda Avrupa’dan geri gönderileceğine yönelik ciddi kaygılarımız vardır.

Tüm bunlarla birlikte şüphesiz 3 Mayıs 2012’de TBMM’ye sevkedilen ve Türkiye’nin ilk ve tek bu alandaki yasal düzenlemesi olacak olan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) Tasarısı Türkiye’de sadece 2012 yılının değil oldukça geniş bir zaman diliminin en önemli olayı ve umut ışığıdır. Tasarı; her ne kadar Bakanlığın biz mülteci alanında çalışan örgütlerle istişare ve müzakere ederek geliştirdiği halinden daha geri bir seviyede TBMM’ye sevkedilmiş, halen oldukça ciddi kaygılar uyandıran ve eleştirilmesi gereken bir tasarı ise de, mevcut duruma göre oldukça önemli değişiklikler ve düzeltmeler barındırmaktadır. Nitekim TBMM Komisyon çalışmaları ile bazı maddelerde iyileştirmeler sağlanmıştır, bu iyileşme sürecinin genel kurul aşamasında da sürmesi en büyük arzumuzdur.

Ancak 2013 ve sonrasında Türkiye’deki tüm mülteci çalışmalarının seyrinin bu Kanunun çevresinde şekilleneceği bellidir. Tasarının 2013’ün ilk aylarında yasalaşması beklenmektedir. Yasa ile ilk kez kurulacak Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (GİGM) yasadaki diğer tüm hükümlerinin yürürlüğe gireceği 1 yıl sonraya kadar, kendi teşkilatlanmasını tamamlamak için uğraş verecektir. Ancak bu yeni durum ve süreç için bu alandaki hak örgütleri, genel anlamda sivil toplum ve yasanın yeni roller biçeceği avukatlar ve Barolar hazır değildir. Sivil toplum ve Barolar, bu sınırlı süreyi oldukça titiz kullanarak hazırlık yapmak durumundadır. Aksi takdirde bir yasa ne kadar iyi olursa olsun (burada zaten bir mükemmellikten söz edemeyiz) sivil toplum ve Baroların takip edip uygulamayı yönlendiremediği bir sistem kesinlikle mülteci hakları lehine sağlıklı çalışmayacaktır.

Bu nedenle bizce 2013 ve sonrasında Türkiye’de uygulanacak uluslararası koruma prosedürünün kalitesini sivil toplum ve Baroların bu alandaki ilgisi, gayreti ve kullanmak isteyecekleri iradeleri belirleyecektir.

Av. Taner KILIÇ

Mültecilerle Dayanışma Derneği

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir