Dünya insanı olma duygusu ve sorumluluğu ( II )

Dünya insanı olma duygusu ve sorumluluğu kolayca sırtlanabilecek bir yük değil. Önyargılardan, basmakalıp, alışageldiğimiz tutum ve davranışlardan uzakta karşımızdakine bakmak ve onu anlamaya çalışarak tanımak kolay mı? Zamanında belki Mehmet Uzun da önyargılarıyla insanları değerlendirdi ve farklı kültürlere karşı bu kadar olumlu duygular içinde değildi. Ama sürgün deneyimi yıpratıcı olduğu gibi geliştirici bir niteliğe de sahiptir. Bunu Mehmet Uzun gibi edebiyatçılardan ve yapıtlarından anlamak mümkün. Peki biz bu duygu ve düşüncenin neresindeyiz? Gelin hem olumlu hem olumsuz örnekleri göz önünde bulundurarak sığınmacılar, mülteciler özelinde bu duruma bakalım.

Türk asıllı olanlar muaf ama “ötekiler” değil

Türkiye’ye sığınma amaçlı gelen hemen herkesin öncelikle Harçlar Kanunu bağlamında kendilerinden istenen ikamet harçlarıyla başları dertte oluyor. Peki nedir bu harçlar? Ülkesini terk etmek zorunda kalan insanlardan maddi durumu iyi veya kötü ayrımı yapmadan başlangıçta defter parası olarak 81.00 Tl ve 6 ayda bir kişi başı yaklaşık 280.00 TL tahsil etmek ve bu parayı tahsil etmeden alacağı için yol kesen bakkal misali onların başka bir ülkeye gitmesini engellemek sürekli gururlanarak söz ettiğimiz misafirperverliğimize ve onları anlama çabamıza güzel bir örnek teşkil etmiyor. Asıl sorunsa bu ikamet harçlarının Türkiye’ye çalışma, ikamet için gelen yabancılar için öngörülmesi ve bu paranın hiçbir ayrıma gidilmeden mültecilerden de talep edilmesidir. Yani ülkesini zorunlu olarak terk eden ve Türkiye’ye mecburen gelen kişilerle iş amaçlı veya turistik amaçlı gelen insanlar aynı yaklaşıma tabi tutuluyor. Ama Türk soylu olunca iş değişiyor. Bu sefer milliyetçi bir yaklaşımla ikamet harcı kanunda belirtildiği üzere “Türk aslından olup Türk kültürüne bağlı ecnebi uyruklulardan” alınmıyor. Türk soylu olunca maddi durum iyi veya kötü denilmeden muaf tutulma jesti yapılıyor. Neyse ki aynı kanun maddesinin başka bir bendi maddi durumu kötü olan kişilerden ikamet harcı alınmaması için yetkililere imkan sağlıyor. Harçlar Kanununun 88. maddesinin d bendi ikamet tezkeresi ücretini ödeyemeyecek durumda olan kişilerin kanundaki tabiriyle “yoksulların” yetkili makamlarca bu ücretten muaf tutulabileceğini belirtmektedir. Bu bendin uygulanma sıklığı mültecilerin, sığınmacıların ne kadar anlaşılmaya çalışıldığını ve yetkililerin onlara ne kadar evrensel duygu ve sorumlulukla yaklaştığını gösterebilecek niteliktedir. Özellikle Türk soylu olma temelinde ikamet harcından muaf tutulma gibi ödeyemeyecek durumda olan sığınmacıların, mültecilerin muaf tutulma sıklıkları mültecilere, sığınmacılara nasıl yaklaşıldığını gösterecektir. Yani yetkililerin milliyetçi yaklaşımdan ne kadar bağımsız hareket ettiklerine,“yoksul” sığınmacıları ne kadar anlamaya çalıştıklarına ve onlara ne kadar kolaylık gösterdiklerine bakarak bir değerlendirme yapmak gerçekçi sonuçları gözler önüne serecektir. Uygulamalar ilden ile farklılık göstermektedir. Ödeyemeyecek durumda olduğu için muaf tutulma hakkı çoğu mülteci, sığınmacı tarafından bilinmediği ve dolayısıyla talep edilmediği gibi birçok yetkili de bu durumdan ya habersiz ya da uygulamak istemiyor. Bazı illerde sığınmacıların ikamet harcından muaf tutulmaları için kolaylık sağlanmasına rağmen birçoğunda sığınmacıların yoksul olup olmadıklarına bakılmadan sığınmacılar ikamet harçlarını ödemeye zorlanıyor.

Ödeyemeyecek durumda olan sığınmacıdan ikamet harcı ödemesini beklemek çözüm mü?

Mültecilerin ülkelerinden ayrılmalarının ani olduğu ve varsa değerli eşyaları ve paraları bunları alamadıkları çoğu zaman söylenir. Bununla beraber ülkesinden ayrılmak durumunda kalan çoğu sığınmacının mali durumunun kötü olduğunu yaşadıkları kötü koşullardan, ucuz kiralı evlerde oturmalarından ve toplu şekilde aynı evde kalarak türlü sıkıntılar yaşamalarından anlamak zor değil. Bu durumda olan sığınmacılardan ikamet harcı almak doğru bir uygulama mı? Bu durumda olan sığınmacılara kanunda öngörülen hakkın verilmesi gerekmez mi? Maddi durumu kötü olan ve sağlıksız koşullarda yaşamak zorunda kalan sığınmacı, mülteci statüsü kazandıktan sonra ikamet harcı öde(ye)mediği için başka bir ülkeye gidemiyorsa alacaklı hesabı yolundan alıkonuluyorsa o zaman insani ve hukuki bir durumdan söz etmek mümkün mü?

Bir açıdan bakıldığına 3294 sayılı sosyal yardımları düzenleyen kanun yardıma ihtiyacı olan sığınmacılara yardım yapılmasını öngörüyor. Yani gerektiğinde Kaymakamlıklara veya Valiliklere bağlı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları mültecilere, sığınmacılara ayni ve/veya nakdi yardım yapmakla yükümlüdür. Elbette bu yardım ikamet tezkeresinin ödenmesini de içerebilir. Madem istendiğinde Harçlar Kanunu veya 3294 sayılı kanun temel alınarak sığınmacılar ikamet harcından muaf tutulabiliyorsa o halde neden ödeyemeyecek durumda olan sığınmacılardan ikamet harcı talep edilmektedir? Bu soru tam da vurgulamaya çalıştığım insani duygu ve sorumluluğun önüne geçen milliyetçi, ayrımcı ve önyargılı tutumlara dayanmaktadır. Ama elbette insani duygu ve sorumlulukla mültecilere, sığınmacılara yardımcı olmaya çalışan yetkililerin de var olduğunu bilmek gerekiyor.

Giy çarşafı al yardımı

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarına değinmişken bir örneğimizi de bu konuda verebiliriz. Vakıfların kanuni dayanağını 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu oluşturmaktadır. Bu kanunun birinci maddesinde belirtildiği üzere kanunda öngörülen bütün hakların hiçbir ayrıma gidilmeden sığınmacılara da uygulanacağı belirtilmektedir. Kanun bu niteliğiyle sığınma alanında ileri bir nitelik taşımakta ve sığınmayla ilgili pek çok düzenlemenin aksine daha insancıl bir yaklaşımı gösterir biçimdedir. Ama gelin görün ki kanunda yazılanlar aynı anlayışla uygulamaya geçmemektedir. Bugün siyasi kavgaların odağı haline gelen sosyal yardım sistemi mültecileri gözden çıkarmayı çok da dert eder gibi görünmüyor. Mültecilerle çalışmam esnasında vakıflarla ilgili tanık olduğum en dikkat çekici şey birkaç mülteci kadının ciddi bir şekilde vakıflarda ayrımcılığa ve sözel şiddete maruz kalmalarıydı. Bu kadınlardan bazıları İran İslam Cumhuriyetinden, şeriatla yönetilen bir ülkeden kaçtıkları için iyi Müslüman olmamakla hatta dinsiz olmakla suçlandıklarını ve bu sebepten ötürü yardım alamadıklarını belirtmişlerdi. Benzer bir biçimde bazı mülteci kadınlar başlarını örtmedikleri için dinsiz olarak değerlendirildiklerini ve vakıftan yardım almak ve daha rahat gezebilmek için başlarını örtmek ve çarşaf giymek zorunda kaldıklarını belirtmişlerdi. Aynı durumu yıllar önce Van’da mültecilerle ilgili araştırma yaptığımda gözlemlemiştim. Mültecilerden biri eşlerinin tek başlarına dışarı çıkamadıklarını çoğu kimsenin eşlerini fuhuş yapan kişiler olarak değerlendirdiklerini hayıflanarak ifade etmişti. Bunlar üzerine söylenecek fazla bir şey yok. Ama sorumlulukları kanunda belirtildiği üzere belli olan bir çalışandan sorumluluklarını yerine getirmesini beklemek fazla görülmemeli. Ne yazık ki bazı çalışanlar bazen kanunda öngörülen hakları dahi mültecilerden sakınma cüretini kendinde görebilmekte ve hizmet vermek mecburiyetinde olduğu insanlara kanun bağlamında hizmet vermek yerine devletin cengaver neferi olarak kendisine sadece kendi gibi düşünenlerin anlayabileceği bir misyon biçmektedir. Bugün birçok mülteci ve sığınmacı vakıflardan yardım talep ederken ayrımcılığa uğramakta ve vakıf çalışanlarının “bizim insanımız dururken size yardım edemeyiz” sözlerine tanık olmaktadır. Oysa kanun bağlamında “bizim insanımız” ve “öteki” diye bir ayrım söz konusu değildir.

Hak ediyorsan buyur al yardımı diyebilmek

Kötü demekle yetersiz bir olumsuzlamayla değerlendirilmiş olacak yukarıdaki duruma karşın tanık olduğum olumlu uygulamalardan bahsetmek istiyorum. Mültecilerle çalışmam esnasında irtibatta olduğum bazı vakıflarla çok iyi bir işbirliği gerçekleştirdim. Bu vakıflarda uygulamaların kanunlarda belirtilen niteliklerde olmasını görmek çok sevindiriciydi. Çalışmam ve işbirliğim esnasında en çok Ankara Valiliğine bağlı vakfın yerinde uygulamalarına tanık oldum. Bir sosyal çalışmacı olarak yaptığım ihtiyaç tespitinin önemsenmesi ve bu doğrultuda mültecilere, sığınmacılara kadın, erkek, çocuk, eşcinsel ayrımı yapılmadan yardım edilmesi takdir edilmesi gereken örnek bir çalışmaydı. Elbette bu çalışmada meslektaşlarımla çalışmanın ektisini yadsımamak gerekiyor. Ama insani yaklaşım ve kanunda belirtilen haklara göre uygulama yapmak için illa ki bir mesleki birikimin olması şart değildir. İnsanlara en azından insan oldukları için değer vermek ve bu doğrultuda yasal sorumluluklarını yerine getirmek lütuf değildir.

Yazının konusu olan insani duygu ve sorumluluk bağlamında örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama bunun yerine mültecilerle, sığınmacılarla çalışan herkesin öncelikle mültecilerin, sığınmacıların içinde oldukları ruh halini anlamaya çalışması önemli. Yoksa örneklerimizi BMMYK, hastane, çalışanları, vatandaşlar bağlamında olumlu ve olumsuz yönleriyle çoğaltmak mümkün. Mültecilerin, sığınmacıların içinde oldukları ruh halini anlamak için bir arkadaşımın gördüğü rüyayı onun anlatımından sizinle paylaşmak istiyorum. “Rüyamda İtalya’ya yeni varmış bir mülteciydim. Biraz uzağımda bulunan parka gidip oturdum. Etrafıma bakınıp durdum. Ne şehir ne de insanları tanıdıktı. Hiçbir yeri bilmiyordum. Parkta bulunan insanlarla konuşmaya çalıştım. Ama hiçbiri beni anlamadı. Bende onların dediklerini anlamadım. Ne derdimi söyleyebildim ne de söylenenleri anlayabildim. Bu yabancısı olduğum şehirde çaresizlik içindeydim. Ne yapacağımı nereye gideceğimi bilmiyordum. Bu çaresizliğin içinde kendime engel olamadım. Rüyadan uyanana kadar ağlamadım”.

Mültecileri gözden çıkarmak veya görmezden gelmek kolay

Mülteciler çoğu zaman en kolay gözden çıkarılan ve siyasi, ekonomik bir kazancı taşımadıkları için neredeyse hiç görünür olmayan ama aynı dünyayı, şehri paylaştığımız insanlar. Tam da bu sebepten ötürü insani duyguya, sorumluluğa ve insan haklarına ne kadar değer verdiğimizi anlamamız için önemli bir ölçüt olarak değerlendirilebilirler. Acaba kaçımız herhangi bir çıkar söz konusu olmadan mültecileri anlamaya çalışıyor? İnsan haklarına gösterilen saygı ve işin insanı boyutuna verilen önem en açık şekilde bu durumdan anlaşılabilir. İnsanları etnik, siyasi, dini, cinsi nitelikleri ile değerlendirmediğimiz ve onları anlamaya çalıştığımız ölçüde evrensel duygu ve sorumluluğa sahibiz. İnsani duygu ve sorumlulukla hareket etmek sadece karşımızdakine verdiğimiz değeri göstermez. Aynı zamanda bize de ayna tutar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir