Meriç’e Gömülen Hayal(ler)

Senar Ataman E-posta: senarataman@gmail.com

Meriç nehri yakınlarında, ağlayanının, ağıt yakanının olmadığı, 21–22 yaşlarında, esmer tenli, kısa, düz saçlı, uzun boylu, cansız bedenin yanında kalabalık bir asker sürüsü beklemekteydi. Meriç’ten esen dondurucu soğuk, gücünü sınamış ve kazanmıştı. Cansız bedenin başında bekleyen kalabalık, Meriç’in kurbanının Muhammed Rıza olduğunu kısa süre içinde öğrenmişti. Zaten bu olay, onlar için alışılagelmiş bir şeydi. Bu yüzden de pek zorlanmadılar. Kurbanların sayısı o kadar çoktu ki, sayılarını tutmak bile onlara anlamsız geliyordu. Ölen ölmüştü bir kere.

Görevliler her zaman olduğu gibi bu sefer de yabancı cesedin kim olduğunu öğrenmiş olmanın sevincini yaşıyorlardı, beyaz soğukta. Ve yine, hayallerinin, umutlarının ne olduğunu bilmedikleri birinin ‘son işlemlerinin’ bitmesi için, gayret gösteriyorlardı.

Onlar bu gayret içindeyken, bizler de boş durmayıp, Muhammed Rıza’yı umutları ve hayalleriyle tanıyalım. Hem madem öyküsünü dinleyeceğiz, neden artık ona babasından kalan Rıza ismiyle eşlik etmiyoruz ki! Böylece kendisinin de pek hoşlanmadığı Muhammed ismini kullanmamış oluruz…

Rıza, 21-22 yaşlarındaydı. Aslında kendisi de ne zaman doğduğunu hiç öğrenemedi. Annesine göre kavurucu bir Ağustos gününde, babasına göre ise yağmurlu bir sonbahar gününde doğmuştu. Ama o daha çok, yirmi yıl önce hangi sabah ne yediğini bile unutmayan babaannesinin söylediğine inanıp, kara-soğuk bir Şubat gününde doğduğunu söylerdi soranlara…

Tebriz’in kenar mahallelerinden birinde, daracık bir sokağa sıkışmış evlerinin misafir odasında dünyaya gelmişti. Annesi için Rıza’nın doğumu çok önemli olduğu için, ‘ben doğum yaparsam misafir odasında yapmalıyım’ demişti dokuz ay boyunca. O yüzden de mahallenin ebesi Rıza’yı Keşan halıların serili olduğu, hafif toprak kokan odada doğurtmuştu…

Beyninde arbede yaratan hayat, aşk, sevgi, ülke, yaşam ve ölüm gibi bir sürü kavramla, Tebriz’deki o daracık sokakta, yüzlerce yaşıtının birbirini ezerek oynaştığı, hayata bir delikten bakan evinde tanıştı…Dünyayı kavramaya başladıkça, bu sorulara vereceği yanıtları da kendince netleştirmeye çalışıyordu. Sokakta birbirlerinin kafalarını yara yara büyüyen onlarca çocuğun sayısı azaldıkça, kalanlar bir araya gelmeye, birbirlerini tutmaya başlamışlardı. Zamanla her gün iki aile, yepyeni apartmanların yükseldiği, kocaman genişlikteki sokaklara taşınınca, topu topu on, on beş arkadaş kalmışlardı fakir sokağında. İşte Rıza’nın hayatı kavramaya başlaması, yaramazlığı bir yana bırakıp, kendi fakirliğini sorgulaması, bu arkadaşları sayesinde de oldu biraz. Onlardan yaşça epey büyük olan Mecit, fakirlerin de geniş sokaklarda yaşamaya haklarının olduğunu söylediğinde, anasının doğurduğu misafir odasında uzun uzun bunu düşünmeye başlamıştı. Ama o zamanlar daha 13 yaşındaydı… Yavaş yavaş bedenini de tanımaya başlayan Rıza, zihnini bulandıran Mecit’in kızına da işte bu yaşındayken vurulmuştu zaten. Kendilerine, hayata dair saatlerce nutuklar atan Mecit’in kızından hoşlandığı için, günlerce kendini günahkâr bilip, Mecit onlara konuştuğu sırada başını önüne eğerek yüzüne yansıyan utangaçlığı gizlemeye çalışmıştı. Ne var ki, gel zaman, git zaman, Rıza ne sevdasının önüne geçebilmiş ne de bunu ‘hocasından’ gizlemeyi başarabilmişti.

Mecit, ilk sevdiği, fakat daha hayatını birleştirmeden veremin acımasız kollarına teslim ettiği kızın adını, kendi kızına vermişti. Lida doğar doğmaz da, bu gizli öyküsünden haberdar olan karısından rica etmişti, bu ismi kızına vermeyi kabul etmesi için…

İki çocuğun hayallerinin sıkıştığı daracık fakirler sokağı, aynı zamanda çocukluktan beri süregelen bir sevdanın da mekanıydı. Lida, Rıza’nın dikkatini, saçları örülecek kadar uzar uzamaz çekmeye başlamıştı. Bu yüzden de beraber kız oyunları oynamaya başlayınca, arkadaşları içinde alay konusu olmuştu Rıza. Zaten bundan sonra da hep gizli gizli buluşup oynamışlardı…

Aşka, özgürlüğe aç, muhtaç ve ilahi bir güce yaslanan katılıkla bunlara karşı olan ülkelerinde, sevdalarının büyümesi onları daha da heyecanlandırıyordu… Sevdalarıyla beraber, umutları da sokağa sığmaz olmuştu zamanla. Burada özgürce yaşayabileceklerine olan inançları, hem sevdalarını hem de umutlarını besliyordu. Rıza gökyüzünde bir efendinin olmadığına, Mecit’in nutuklarından ve verdiği kapsız kitaplardan sonra inanmıştı. Okuduğu bir kitap, insanları köle diye gösteriyordu; kendine bir efendi bulmaya muhtaç hisseden gönüllü köleler… Rıza’dan çok önce bunlara kanaat getiren Mecit, bir partide çalışıyordu. Bunu sokaktaki herkes biliyor, ama kolluk kuvvetlerinin kulağına gitmesi ile Mecit’in ipe gitmesinin aynı anlama geldiğini bildikleri için de kendi aralarında bile bu meseleyi konuşmuyorlardı… Bir keresinde Mecit’in evini basan paralı askerler, kendisini bulamayınca bütün kitaplarını sırtlanarak yakmaya götürmüş, Lida’ya da; ‘senin baban dinsiz, imansız bir komünist. Onu yakaladığımız an ipe götüreceğiz’ diye bağırmışlardı. Lida bir şey anlamadıysa da, babasının, bazılarının hoşuna gitmeyen şeyler yaptığını sezinlemişti. Anne ise, tek kelime etmemesi için iyice tembihlediği için küçük Lida’yı, merak ettiği halde, babasının ne yaptığını soramamıştı askerlere. Evde sürekli ‘parti’den söz ediliyordu ama küçük kız partinin ne olduğunu soramamıştı. Herhalde bir mahalledir ‘parti’, diye düşünmüştü önceleri…

Lida, sürekli ‘parti’ isminin geçtiği bir evde, biraz da hızlıca büyüyüverdi. Erken olgunlaşan göğüslerini saklayacak zamanı bile bulamamıştı zaten…

Lida ve Rıza evlenme kararlarını, Lida’nın babasından saklayamadılar. Hem ikisi de Mecit’in buna sıcak bakacağını hissediyorlardı…

Nişanlandılar önce. Artık ikisinin de parmağında, beraberliklerini simgeleyen yüzükler parlıyordu. Nişandan sonra da evlilik hayalleri meşruluk kazanmış, gizli saklı görüşmeler son bulmuştu. Lida, aynı sokakta, iki gözlü bir ev yapıp, eski hayatlarının devamından yanaydı ama Tahran’a da taşınma isteğini arada bir dillendiriyordu. Bu konuda ikircikliydi, bir taraftan korkuyordu Tahran’dan, bir taraftan da televizyondan gördüğü kadarıyla, rüyalarının kenti sayıyordu orayı. Bir de tabii, büyüyüp serpildiği bu sokağı bırakmaya da gönlü el vermiyordu. Rıza ise Tebriz’de kalıp, ‘geniş sokaklı mahalleye’ taşınma taraftarıydı. Bu, onun çocukluktan beri hayaliydi. Çünkü ona göre geniş sokakları asıl kendileri, fakirler hak ediyordu. Hatta alay edilmeyeceğini bilse, zenginleri zorla yoksul mahallesine sürüp, fakirleri de onların villalarına taşıma fikrini bile, yeni girdiği ‘partide’ dillendirirdi…

Her mücadelenin bir de bedeli var. İşte Mecit’in, yıllarca ‘parti’de mücadele vermesinin bedeli, Rıza ile Lida’nın hayallerinin ortasına kara bir bulut gibi çöküverdi bu sırada. Paralı askerlerin evlerine düzenledikleri baskınların sayısı, son günlerde evin önünde nöbete duran askeri bir cemse ile had safhasına varmıştı. Her yerde aranan Mecit, bu defa yakayı ele vermesi halinde, sonunun darağacı olduğunu biliyordu. Daha iki ay önce, yoldaşı olan Abdulhalik, yakalanır yakalanmaz, alnından kurşunu yemişti çünkü. O yüzden de tez elden İran’ı terk etmeliydi. Ve zaten öyle de yaptı… Kendisiyle aynı yolun yolcusu olan dört partiliyle birlikte, sınır yolunu çok iyi bilen bir rehberin peşine takılarak, ülkeyi belki de bir daha asla dönmemek üzere terk ettiğinde, ardında kızı ve hem öğrencisi hem de damat adayı olan Rıza’yı, karısını, partisindeki arkadaşlarını ve en önemlisi de mücadelesini bırakmıştı. Ne var ki uzun bir yolculuk serüveninden sonra vardığı Yunanistan’a, kısa süre içinde kızı ve karısını da getirtti. Onların gelişi nede olsa daha kolay olmuştu. Uçağa binip geldiklerinde, sadece havaalanında askerlerin ‘Mecit Salıhzade neyiniz olur?’ gibi bir soruyla karşılaşınca Lida, Salıhzade’lerin her yere dağılan koca bir aile olduğunu ve Mecit adında birini de tanımadıklarını söyleyerek atlatıvermişlerdi tehlikeyi…

Lida’nın gidişi kolay olmuştu ya, Rıza’nın da Lida’nın da içi bir ateş parçası gibi yanıvermişti Mecit’in, kendilerini çağırdığını belirten haber geldiğinde. Günlerce birlikte oturup ağlaşmışlardı ikisi de. Rıza, dünyanın neresine giderse gitsin, kendisini arayıp bulacağına yeminler ediyordu. Lida ise babasının durumu düzelir düzelmez geri döneceklerine. Ona göre bu, bir yılı almazdı.

Lida’nın gidişiyle beraber, parti çalışmalarına iki ay boyunca neredeyse hiç katılamaz oldu Rıza. Sürekli gidiş hayalleri kuruyor, ülkeden çıkmak için çareler araştırıyordu. Çünkü o, Lida’nın bir daha asla gelemeyeceğini, partide Mecit’in durumu üzerine yapılan sohbetlerden biliyordu. Mecit bu ülkeye, ancak devrim olursa dönebilecek, deniyordu… Hem zaten bir yıldır asker kaçağı olan Rıza’nın parti üyesi olduğu da anlaşılmış, böylece iki kez kaçak kalmıştı. Rıza askerliğe gitmekten hep kaçtı. Ama sonuçta o bir erkekti. Savaşmak, yaratılan bazı kavramlara sadık kalarak bir imha aracı olmak, onun doğası gereğiydi. Öldürmek veya öldürmeyi öğrenmek için askerlik görevini yapmalıydı… Bunlara itiraz edip, zamanla eve gelemez olunca, tek çıkış yolu olarak Lida’nın peşinden gitmeyi hayal etmeye başlamıştı…

‘Bir yıla kalmaz gelirim’ diyen Lida’nın bir tek mektupları gelmişti üç yıl boyunca. Mektuplaşmak ise, özlemi giderek katmerleştiriyordu. Lida’dan gelen her mektubu onlarca defa okuyor, öpüyor, üstüne gözyaşlarını döküyordu. Böylece üç yıl dayanmaya çalıştı, hem Lida’nın hasretine, hem de kaçak hayata…

Nihayet gün gelip çattığında, tüm Tebriz, yaşadığı sokak kadar daralmaya başladığında, İran sınırından Türkiye’ye geçmek için rehber aramaya bile gerek duymadan, Lida’nın, ayda bir gelen mektuplarının sonuncusunda, kendisine kokulu bir kağıda karaladığı mısraların yanında bir miktar para göndermesi üzerine yola koyuldu. Van’a bir akşamüstü vardığında, ne yolda karşılaştığı binbir eziyeti ne de Tebriz’i düşünecek hali kalmıştı. Ardında koca bir acı yığını bırakarak, ‘aydınlığa’ doğru, belirsiz bir maceraya atıldığını düşünüyordu. Ama bu belirsizliği çoktandır umursamaz olmuştu.

Yabancısı olduğu yeni uğrak yeri Van’da, kendisi gibi yüzlerce kaçağın yaşadığını daha önce duymuştu. Ne var ki yabancısı olduğu bu memlekette, nereye gideceğine, nasıl barınacağına dair hiçbir fikri yoktu… Açlığını yatıştırmak için ilk günlerde sadece kuru ekmekle yetindi. Elindeki birkaç kuruşu harcayıp bitirmemek için kırık dökük, ucuz bir otele yerleşti. Üçüncü günün akşamı Rıza’nın yardımına, tesadüfen tanıştığı, kendisiyle aynı yolun yolcusu olan Erselan yetişti. Üçüncü günün akşamı, karnı açlıktan guruldayan Rıza, parasını harcamamak için otelin yakınındaki bir büfeye yanaşıp bisküvi almaya çalıştı. Ne var ki ne istediğini bir türlü anlatamayınca, büfenin hemen berisinde kaçak sigara satan Erselan, yanlarına tercümanlık yapmak için yaklaştı… Büfe sahibinin anlayamadığı bir lisanda Rıza ile konuşmaya başladı. Rıza, çöldeki vaha misali, sanki yıllardır aradığı kişiyi bulmuş gibi önce sıkı sıkı sarıldı Erselan’a. Sonra da bisküvi almaktan vazgeçip, bir kenara çekerek, hızlı hızlı, kim olduğunu, tüm sırlarını tek tek açıklamaya başladı. Nereden gelip nereye gittiğini, kaçak olduğunu, Yunanistan’da nişanlısının olduğunu, kaldığı otelde kaçak olduğu için otel işletmecisine iki kat ücret ödemek zorunda kaldığını bir çırpıda anlatıverdi, hiç tanımadığı fakat aynı dili konuşan Erselan’a.

Erselan ise soğukkanlı bir edayla kendisine, bu saatlerde dışarıda dolaşmasının tehlikeli olduğunu söyledi. Rıza’nın otele verecek parasının kalmadığını anlayan Erselan, hiç tereddüt etmeden onu beraberinde evine götürdü. Çünkü aynı şeyi kendisi de iki yıl önce yaşamış, o zaman oteller de kendisini kabul etmeyince, bir duvar dibinde sabahlamış, bu yüzden de günlerce kendine gelememişti. Ta ki, yine bir kaçak, kendisini alıp evine götürene dek… İmdadına Arez yetişmemiş olsaydı, ölmesi işten bile değildi dondurucu kış soğuğunda. Hayatını kurmak için geldiği bir yerde, ölümle savaşmak zorunda kalacağını ise tahmin bile edememişti yola koyulduğunda…

Eve vardıklarında Rıza aynı kaderi paylaşan insanları görmenin sevinci ile hüznü arasında gidip geldi ilkin. Tek gözlü evde, sekiz kaderdaşın olması, içindeki burukluğu katmerleştirdi. Önceleri burada sadece Erselan’ın kaldığını düşünüp, diğerlerinin kendisi gibi misafir olduklarını sandı. Sıcak bir yemeğin ardından, öyküsünü anlatmaya başladı. Herkes kulak kesilmişti, yani evde yaşayanların sekizi de. Rıza, tek gözlü evde sadece kendisinin misafir olduğunu, öyküsünü bitirdikten sonra öğrenince, halinden bu kadar şikayetçi olduğu için utandı biraz. Dinleyicilerin hepsinin de öyküsü benzerdi çünkü. Bir tek Rıza hayatını kurtarma umudunun üstüne, sevdiğine varmanın önüne geçilmez isteği ile atılmıştı bu maceraya.

Zaman haddinden fazla gaddar, günler ona inat bitmek bilmiyordu bir türlü… Sürekli ikinci olarak görülüp horlanan, bakkalın bile kendisine çatık kaşlarla sigara verdiği bu yerde, zaman fazlasıyla uzamış ve sıkmıştı onu. Görmek istediği gülümsemeyi kimseden göremiyordu. Karşısında gülmeyi unutmuş bir insan seli vardı… Ne var ki yol parası bulmak için tüm bunlara katlanarak çalışmak zorunda olduğuna daha baştan inandırdı kendini. Ve kimseyle kavga etmeden, dört ay boyunca sırtında kömür taşıdı, tuvalet yıkadı, çay sattı, bu sırada Lida’dan tek bir haber alamadı…

İki yıldır resmi daireden başvurusuna bir yanıt alamayan Erselan ile birlikte yaptıkları ‘kaçış’ hazırlığı son aşamasındaydı. Bu sırada Ersalan’ın bir tanıdığına tüm paralarını vererek, onları İstanbul’a götürmeleri için anlaştılar…

Nihayet hayatının acı bir durağı olan Van’ı da terk etme vakti geldi. Arkadaşları Erselan ve Rıza’yi güzelce ağırladılar. En güzel yemekleri yedirip, en yumuşak yatakları onlara tahsis ettiler. Yatağa doğrulduklarında uykunun bedenlerini saramamasına pek şaşırmadılar. Rıza uykunun ondan uzakta şimdi ya daha birkaç gün önce kendisi gibi akşama kadar çalışan bir işçinin yada içki içmekten sersemlemiş birilerinin bedenini amansız bir şekilde istila ettiğini düşünüyordu.

Yer yataklarına uzandıklarında gözlerini, toprak damlı evin döşemelerine uzun uzun dikerek hafif bir uykunun kaygılı bedenlerini sarmasını beklediler.

İçeriye sızan güneş ışınları gitme vaktinin geldiğini haber verdiğinde uyanmışlar ve birkaç parça elbiseleriyle gitmeye hazırdılar.

Yolculuklarının başlaması ile beraber İran’dan kaçtıktan sonraki ilk durakları olan Van’dan ve kendileri gibi ülkesi dışında sürgün hayatı yaşayan birçok kaderdaşından her an biraz daha uzak kalmaya başlamışlardı. Yolculukları umudaydı. Ama iki sininde umudu neredeyse tükenmişti. Yolda kötü bir sürprizle karşılaşıp, hayatlarını kurtarmak için başladıkları yolculukta hayatlarını kaybetmenin korkusu ile beyinlerini allak bullak eden düşüncelerle yormaktan başka bir şey yapamıyorlardı. En fazla da Van’dan Kayseri’ye olan birçok arama noktasında. Bu noktalarda her şey başkaydı. Doğdukları günden içinde oldukları o ana kadar ki bütün hayatları her seferinde başka bir karesiyle, hepsi de o andan kurtulma ile koşullanmış bir şekilde gözlerinin önünden geçiyordu. Rızanın bu noktalarda aklından geçen her şey Lida’nın hayaliyle kalbinden süzülenlerdi. Böylesi çetin bir yolculukta hayallerini gerçekleştirmek için sabretmekten başka çareleri yoktu.

Bir günlük yolculuk bir ömür kadar uzun ve bir o kadar çekilmez gelmişti. Ama ‘aydınlığa’ doğru aldıkları yolda bir durak daha ilerlemişlerdi. Bu daha kaç durak kaldığını ve son durağı görüp görmeyeceklerini bilmeyen Rıza ve Erselen için geçici bir umut kaynağıydı.

Rıza ile Erselan İstanbul’a vardıklarında, büyülenmiş gözlerle koca şehri tanımaya çalışıyorlardı. Yeditepe onları o kadar etkilemişti ki ceplerinde otel de kalacak paralarının, gidebilecekleri bir yerin olmamasına ve bu şehirde nasıl yaşayacaklarına aldırış etmiyorlardı. Eşsiz güzellikteki şehirde neredeyse kim olduklarını unutmuş bir halde tanımaya çalışırken uzun süredir yiyecek görmeyen mideleri, kim olduklarını hatırlatmak istermiş gibi guruldamaya başladı.

Hava kararmaya başlamıştı. Dışarıda yatacak bir yer aramadan önce ceplerindeki az bir parayla iki tüm ekmek tavuk döner alıp boş mideye indirdiler. Mide her zaman olduğu gibi geçici süreliğine dolmuştu. Şimdi sıra yatacak yerdeydi. Bedenlerini gecenin karanlığında bağrına basacak bir yer ararken yatabileceklerini sandıkları bir iki yerden kovulmaları daha ilk akşamdan gözlerini korkutmuştu. Rıza’ya göre ‘dışarıda kalanların olduğu bu şehir güvenli olamazdı’.

Her geçen gün İstanbul’un gerçek yüzünü biraz daha tanıyor, tanık oluyorlardı. Aç karınlarını duyurmak için bir haftadan fazla bir süre sırtlarında yük taşımak ve insanlara tahammül etmek zorunda kaldılar. İstanbul’un tarihi ahşap evleri, yapıları iki kıtayı ayıran boğazı ve gökdelenleri gün geçtikce ikilinin ilgisini çekmemeye başlamıştı. Çünkü her gün biraz daha yorulup, yorgun vücutlarını dinlendirmeye biraz daha ihtiyaç duyuyorlardı. Neyse ki iş buldukları inşaatın bir oda kadar genişlikteki bir kısmını ustadan izin alarak naylonla kapatarak, kendilerini dışarıda yatmaktan kurtarabilmişlerdi. İnşaattaki birkaç parça keresteden kendilerini betonun soğuğundan koruyacak karyolaya benzeri bir şey yaptılar. Hamal olarak çalıştıkları inşaatta, inşaattın bekçisi hallerine acımış eskiyip kullanmadığı yatağını onlara vermişti. Yatak genişti. Başka çareleri olmadıkları için bir yatakta yatmaya başlamışlardı.

Bekçi iyi niyetli yaşı biraz ilerlemiş sevecen bir adamdı. Her akşam kaçak ikiliye hikâyeler anlatır; kimi zaman onları sevindirir, kimi zamanda hüzünlendirirdi. İkiliye kendini sevdirmekte gecikmemiş, ikiliyi sevmekten de kendini alamamıştı. Kısa zaman içinde aralarında yakın bir ilişki gelişmişti. ‘Kaçaklar’ ihtiyarın yorgun olduğunu gördüklerinde, zaten çoğu zaman buna gerek kalmadan ihtiyarın uyuya kaldığına tanık olup, yerine ortaklaşa nöbet tutarlardı.

İstanbul’a geleli 2 ayı aşkın zaman geçmişti. Bunca zamandır Lida’ nın hasretine, yabancısı olduğu bu şehirde nasıl katlandığına akıl erdiremiyordu. Koca şehrin içinde kendini Lida’sız yalnız hissediyordu. Etrafında gördüğü kızlara bakmaktan kaçınıyor. Bunu yapmakla Lida’ya ihanet etmiş olacağını düşünüyordu. Aklına sürekli içinde ite kaka büyüdüğü dar sokaklarda Lida’yla gizli görüşmeleri geliyordu. Parmağındaki yüzük ve aldığı son mektup Lida’ nın yadigarlarıydı. Bunlar, her seferinde hasretini kamçılıyor; bir an önce bu şehirden çıkıp Lida’nın yanına gitmesi için tahrik ediyordu.

Bekçi Mehmet önceleri ikiliyi İstanbul’a evlenecek parayı denkleştirmek için çalışmaya gelmiş iki Van’lı diye tanımıştı. Ama zamanla onların ‘kaçak’ hikâyesini öğrenmiş, hallerine daha da acımıştı.

Rıza İstanbul’da her gün biraz daha sıkılmaktaydı. Sevgisiyle ayakta kaldığı Lida’nın kıvrım kıvrım saçları, deniz mavisi gözleri belleğinde her gün biraz daha bulanıklaşmaktaydı. 3 aydır kaldığı İstanbul’da elindeki parayla Yunanistan’a gidecek bir yol bulamaması canını fazlasıyla sıkmış, ilk fırsatta her şeye rağmen bekçi Mehmet’ten duyduğu gibi Meriç üzerinden Yunanistan’a geçmeye karar vermişti. Bekçi Rıza’yı Meriç’e kadar götürecek birini tanıdığını ama onunla konuşması gerektiğini söylediği gün tedirginliği gözlerinden okunan Rıza, ihtiyarın yollarını gözlüyordu. İhtiyarı uzaktan gördüğünde yüzündeki belirsiz ifadeye bakarak bir şeyler öğrenmeye çalıştı. Ama ihtiyar kendisine ‘adam seni Meriç’e götürmeyi kabul etti’ diyene kadar bir şey anlayamamıştı. Bunu duyduğunda elini ayağını birbirine dolayan bir sevinç kaplamıştı içini. Çok neşelenmişti. Gideceği yolun tekin bir yol olup olmadığını, bilmediği bir sınırı nasıl geçeceğini umursamıyordu. Tek istediği insanların kendilerine çizdiği sınırı geçip biricik sevdiğine ulaşmaktı.

3 aydır biriktirdiği paraların çoğunu Meriç’e götürmesi için adama vermesine üzülmüyordu. Zaten parayı bunun için biriktirmişti. Hem arta kalan parayla Lida’nın son mektupta gönderdiği adrese gitmesine yeteceğini düşündüğü için sevinçliydi.

Erselan bütün bu olup bitenlere anlam vermekte zorlanıyor, her şeyin bir anda gerçekleşmesine şaşırmış bir halde Rıza’yı kararından dönmeye zorluyordu. Rıza’ya ‘daha erken, daha sağlam bir yol bulana kadar beklemelisin’ dediğinde Rıza’nın ‘yeteri kadar bekledik. bir an önce çıkıp gidelim’ demesi Erselan’ı üzmüştü. Erselan gitmeyi şimdilik düşünmüyordu. Ama Rıza’yı kararından döndüremeyeceğinin de farkındaydı.

Adam bir gün anlaştıkları parayı almak için inşaata geldiğinde Rıza ile tanışmış, ertesi gün yola çıkmaya karar vermişlerdi.

Rıza sonu belirsiz bir yolcuğa başlamaya saatler kala kendisini tedirgin eden ve belirsiz bir sevinç veren duygular arasında bocalamaktaydı. Gitmeden önce son bir kez Erselan’la İstanbul’u gezecekti, ustası izin vermiş olsaydı.

Hava yavaştan kararmaya başlamıştı. Bugün ki işlerini de bitirmişlerdi. Yaşlı bekçi gelmiş, Rıza’nın sevdiği yemek yapılıp yenmişti. Yemekten sonra bir süre sessiz kalmışlar, sonra o daldan bu dala bir sürü konuda gelişi güzel konuşmuşlardı. Gece yarısına doğru ihtiyar nöbet için dışarıya çıkmış, Rıza ile Erselan da beraber yattıkları yataklarına uzanmışlardı. Kısa bir aradan sonra Erselan’ın uyuduğunu belirten horlama sesi yavaştan çıkmaya başladı. Rıza ise birkaç akşamdır tam alamadığı uykunun artık bedenini sarmasını bekliyordu. Ama bu akşam içindeki heyecan her akşamkinden fazlaydı. Ve uykusu da her akşamkinden az oldu.

Sabahleyin her şeye rağmen dinçti. Çok uyumuş gibi erkenden kalkıp kahvaltıyı hazırladı. Bir süre nöbette uyuya kalmış ihtiyarı ve daha uyanmamış Erselan’nın uyanmasını bekledi. Daha sonra beraber kahvaltı yapıp, birazdan gerçekleşecek ayrılma vaktinin gelmesini beklediler ister istemez. Rıza inşaat çalışanları gelmeden ihtiyarla ve yollarının bir daha kesişip kesişmeyeceğini bilmediği Erselan’la vedalaştı. ihtiyarın evine, Yunanistan’a vardığında adresini ve para göndereceğini, Erselan’a iyice tembihledikten sonra yanına gelmesini söyleyerek sımsıkı sarılıp ayrıldı.

Rıza arabaya bindiğinde sonu belirsiz bir yolculuk daha başlamış oldu. Rıza bu yolculukta daha heyecanlıydı. Gerçi yolda arama noktaları yoktu. Ama Rıza bu yolculukta kedini Lida’ya ve ‘hocasına’ daha yakın hissediyordu. Bunca zamandır uzak kaldığı Mecit’i de özlemiş hala ondan öğreneceği şeylerin olduğunu düşünüyordu. Yolculuk bitene kadar yüzünde her bir duygunun belirsiz bir biçimi beliriyordu. Ara sıra şoförle konuşuyor sonra da üşümekten korktuğu için hafifçe açtığı camdan dışarıya bakıyordu.

Hafiften uyumaya başladığı sırada şoförün yolculuklarının bittiğini söyleyen tiz sesi ile kendine gelip, uyuşmuş gözlerini ovuşturdu. Şoför gideceği yönü gösterdiğinde hava kararana kadar bir yerde saklanmasını söylemiş, sonra da gitmişti.

Yalnızdı. Van’a ilk gelişindeki ‘kimsesizliğini’ yaşıyordu. Gideceği bir yer, tanıdığı hiçbir şey yoktu. Gelmek istediği Meriç’teydi ama ne yapacağını bilmiyordu. ‘Hava soğuk evet çok soğuk’ diye söylendi içinden. Hava kararana kadar kolluk kuvvetlerinin eline düşmemek için ‘saklanacak bir yer aramalı’ diye düşündü. Etrafına bakındığında gözüne uzaktan bir baraka ilişti. Barakaya doğru ilerlediğinde barakanın terk edilmiş, viran bir halde olduğunu gördü. Seçim yapma şansı yoktu. İçine geçip bir köşede sessizce oturmaya başladı. Kendisini İran’daki daracık sokaktan Van’da 7kişiyle paylaştığı eve oradan İstanbul’daki bir inşaatın naylonla izole edilmiş odadaki Erselanla paylaştığı ‘oda’ya ve şimdi buraya taşıyan hikâyesini düşünüyordu. Ama en çok bu hikâyenin başından beri ayrılmazı olan Lida’ya varması onu ilgilendiriyordu. Bütün bu düşüncelerle kafasını yorarken bedenini saran uykunun etkisine girdi. Hava kararana kadar uyuyup sonrada uyanıp Meriç’i geçmeyi düşünerek uykusuz bedenini uykuya teslim etti. Bedeni yavaş yavaş soğuyor, hayallerini umutlarını taşıyamaz hale geliyordu. Birkaç kez kâbus görmüşçesine irkildi. Sonra bedeni hareketsiz bir şekilde yere yığıldı. Uyanıp Meriç’i geçmeyi düşündüğü uykudan bir daha uyanamadı. Lidanın tatlı hayali de soğuyan bedeni gibi bir süre sonra dondu.

Bu arada görevliler son işlemlerini bitirmişti. Taş kadar sert, buz kütlesi şeklindeki Rıza’nın cansız bedenini ne Lida’nın ne ailesinin ne de başka bir kimsesinin tanıdığı yabancı bir toprağa, hayalleri, umutları ile beraber özensiz bir şekilde gömdüler.

Bu öykü 2003’te yazılmıştır. Katkılarından ötürü İrfan Aktan’a teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir