Ekonomik kriz ve göç politikaları

Yaşanan ekonomik değişimler, tarihsel olarak, toplumun tüm kurumlarında belirleyici ve dönüştürücü roller üstlenmiştir. Günümüzdeki ekonomik kriz de her alanda birçok yansıması olan karmaşık bir sürece işaret ediyor.

Amerika Birleşik Devletlerinden başlayarak tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik yavaşlama ve bankacılık sisteminin hemen hemen çökme noktasına gelmesi her kesimi etkiliyor. Batılı devletlerin 1929 Ekonomik Buhranında, İkinci Dünya Savaşının sonunda ve daha sonra da 1980’lerde yaptığı gibi, ekonomiyi yeniden şekillendirerek kapitalizmi canlı tutma çabası yaşanan ekonomik krizle kendini tekrar somut olarak gösteriyor. 1980’lerden başlayarak neo-liberal politikalarla devletin piyasaya olan müdahalesini sıfıra indirmeye ve sosyal devleti yok etmeye çalışan batılı devletler, yaşanan ekonomik krize çözüm bulmak amacıyla özel bankaları kamulaştırıyor ve günümüzde devletin ekonomiye belirli oranda müdahale etmesini kabul ediyor. Bunun en somut örneğini, geçmişte Thatcherism olarak da bilinen neo-liberal politikalara ön ayak olan, İngiltere sergilemekte. Bu anlamda, İngiltere Başbakanı Gordon Brown’nun öncülük ettiği ve belki de post-liberalizm olarak adlandırılabilecek bu model tartışılıyor ve modelin birçok ülke tarafından benimsendiği medyada yer alıyor.

Çok doğalmışçasına, ekonomik ve siyasal çıkarları çatışan ülkeler şimdi bir araya geliyor ve ortak payda olan kapitalizm etrafında toplanıyor. ABD Başkanı Bush, Fransa Başkanı Nikolas Sarkozy ve Avrupa Komisyonu Başkanı Manuel Barosso ile bugünlerde yaptığı toplantıda, “Ekonomik krizi atlatmada kapitalizm reformunu gerçekleştirmek için hep birlikte çalışmalıyız; kapitalizm dünya halklarına refah getirmiştir” diyerek bu amacı açıkça ifade etmiştir. Ayrıca Bush, dünya liderlerini ABD’de Kasım ayında yapılması planlanan ve ekonomik krize çözüm arayışını konu alması beklenen bir “Dünya Zirvesi”ne davet ediyor. ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkelerin başkanlarının ardı ardına toplanmaları, can çekişen kapitalizme yeni bir şekil vermeye dönük uğraşlarının bir sonucuyken, tüm dünyayı yönettiğini varsayan ABD nin de ekonomik-siyasetinin çöküşünün de bir göstergesi gibi duruyor. G8 olarak bilinen ekonomisi güçlü ülkelerin şimdi bu platformu genişletmeye yönelik ifadeleri de küresel güç dengelerinin değiştiğine işaret gibi duruyor.

Kısacası, ekonomik kriz siyasette, toplumsal yaşamda ve piyasa ekonomisinde büyük çapta bir değişimi beraberinde getiriyor. Peki, böylesi bir tabloda, göçmen ve mülteciler için neler hazırlanmakta?

Ekonomilerinin büyük bir kısmı hala savaş politikasına ve sömürüye dayanan emperyalist ülkelerin, çoğunlukla, sebebiyet verdiği göçmen ve mültecilik sorununa sırtlarını döndükleri maalesef açıkça görülmektedir. Günden güne işsizliğin, yoksulluğun, sosyal adaletsizliğin ve ekonomik krize bağlı olarak artan birçok sosyal sorunun faturası yine göçmenlere kesilmeye başlandı. İngiltere, ülkesine girecek göçmen sayısını tamamen durdurmanın yollarını aramaya başladı. İngiltere’nin bu politikaları nitelikli ve niteliksiz tüm göçmenlere yöneliktir. Fransa ve Almanya’nın da arasında bulunduğu gelişmiş ülkelerin kapalı kapılar ardında ekonomik krize çözümü kolaylaştıracağı iddiasıyla göçmen politikalarını daha da sertleştirme, daha önce sağlanan hakları geri çekme hazırlıklarında olduğu konuşulmakta.

Günümüzde göçmenlik ve mültecilik kavramları, ilginçtir sadece işsizlik ve insan kaçakçılığıyla birlikte anılmaya başlanır oldu dünya haberlerinde. Tamamıyla adaletsiz ve temelsiz olan “göçmenlerin sınırların dışında bırakılması” tezinin Avrupa’da artan işsizliği azaltacağı savunuluyor.

Göçmenlere yönelik bu yaklaşımın, kendi ülkelerinde can güvenliği risk altında olduğundan uluslararası korumaya gereksinim duyan mültecileri de olumsuz etkileyeceği açıktır. Bu nedenle, uluslararası kamuoyunda göçmen ve mültecilerin seslerinin duyulması için birtakım çalışmalara gereksinim duyulduğunun altının çizilmesi önemlidir. Burada görev, insan hakları savunucuları ve örgütlerine, uluslararası kurum ve kuruluşlar ve sorumluluk sahibi tüm kesimlere düşüyor. Göçmen ve mülteciler konusunda makro anlamda lobicilik çalışmalarında bulunulması, siyasetçilerle konunun tartışılması, uluslararası kampanyalar düzenlenmesi vb. önemlidir. Saygılarımla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir