Geri Kabul Anlaşması, AB veTürkiye (4)

0senarlogoMesele basına yansıtıldığı biçimiyle vize kolaylığıyla sınırlı olsaydı hiçbirimizin buna itirazı olmazdı. Ama bazı insanların daha kolay seyahat edebilmesi adına bazı insanların işkence, kötü muamele görmesine ve belki ölümüne rıza göstermek kabul edilebilir bir şey değil.

Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyeliğinin unutulduğu şu günlerde iki tarafın tam üyeliği yakın bir tarihte mümkün görmemesindenkaynaklı Geri Kabul Anlaşması (GKA) gündeme geldi ve imzalar atıldı. Atılan karşılıklı imzalardan sonra Geri Kabul Anlaşmasının yakın bir zamanda Meclis Genel Kuruluna gelmesi bekleniyor. Aslında, Geri Kabul Anlaşmasının böylesi bir dönemde gündeme gelmesi pek şaşırtıcı değil. Zira AB-Türkiye arasında tam üyelik olmaksızın ilişkilerin sürmesi karşılıklı çıkarların, hesapların gereği. Türkiye açısından Geri Kabul Anlaşması cezp edici olmadığı gibi AB açısından Geri Kabul Anlaşmasına karşılık Türkiye vatandaşlarına vize kolaylığı sağlanması arzu edilen bir durum değil. Zaten geri kabul ile vize kolaylığının bir arada gündeme gelmesi bu durumla ilişkili. Türkiye, AB üyeliğini mümkün görmemesini ve AB yolunda sarf ettiği çabada başarısız kalmasını Geri Kabul Anlaşmasına karşılık Türkiye vatandaşlarına sağlanacak vize kolaylığıyla ekarte etme derdinde görünürken; AB,Türkiye’nin bu isteğinibin bir zorluğu aşarak sınırlarına sığınmayı başaran insanlardan kurtulmak için fırsat olarak değerlendirmektedir.

Türkiye’nin vize kolaylığı karşılığında AB’ye sığınan insanları ülkelerine sınır dışı etme görevine talip olmasına değinmeden önce AB’nin sınırlarına sığınan insanlardan kurtulma çabasını ve AB’nin mülteci geçmişini değerlendirerek başlayalım.

Her şeyden önce bugün mültecilerden ve ülkesine sığınan diğer insanlardan kurtulmak için sert politikalar izleyen AB’nin günümüz mülteci tanımına, organizasyonlarına ve düzenlemelerine kaynaklık ettiğini belirtmek gerekiyor.MeselaBM Mülteci Örgütü, İkinci Dünya Savaşı sonunda savaşlar nedeniyle yerlerinden edilmiş Avrupalılara yardım etmek amacıyla kuruldu[1].Sığınma ve mültecilik konusunda temel hukuki düzenleme olan 1951 Cenevre Sözleşmesi ise 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupalı 40 milyon mültecinin sorununu çözmek üzere hazırlandı. Sözün kısası AB, zorunlu göçü yaşayan, bilen bir coğrafya. Zamanında milyonlarca Avrupalı sığınma aradı ve günümüz mülteci düzenlemelerinin çoğuna Avrupa’nın mülteci sorunu kaynaklık etti.Bu gerçekliğe rağmen AB, göç ve sığınma konusunda gittikçe sertleşen ortak bir politikaizliyor.

AB’nin göç konusunda ortak tutum belirleme çabası 1970’li yıllara dayanmakla beraber,gittikçe sertleşen politikalar izlemeye başlaması sığınma başvurularının arttığı 90’lı yıllara dayanmaktadır.AB,göç konusunda gittikçe sertleşen politikalarını haklı gösterebilmek adına manipülasyonlara başvurmaktadır. AB, sınırlarına yoğun bir göç olduğu ve göç edenlerin çoğunun ekonomik sebeplerle ülkelerini terk edenlerden oluştuğu algısını yerleştirmeye çalışmakta ve nihayetinde “haklı” bir biçimde bundan korunmak gerektiği savunusunu geliştirmektedir. Fakat bu, gerçek durumu yansıtmamaktadır. Dünyadaki göç hareketleri aşırı yoğunlukta olmamakta ve göç eden insanların çoğu gelişmekte olan ülkelere sığınmaktadır. Sitemiz yazarı Zübeyit Gün yazısında şunları belirmektedir: Günümüzde teknolojinin, ulaşım ve iletişim imkanlarının çok gelişmiş olmasına rağmen, dünyada sadece 130 milyon insanın hareket halinde olduğu ve bununda dünya nüfusunun sadece %2’sine denk düştüğü, nüfusun geri kalan %98’inin durağan olduğu gerçeğinin unutulduğu görülmektedir[2]. Benzer şekilde Uluslararası Af Örgütü Avrupa Ofisinin, AB’nin göç politikasıyla ilgili hazırladığı bir belgede şunlar belirtilmektedir: Ölçüyü doğru koymak için şu anda Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği‟nin (BMMYK) ilgi alanına giren 22 milyon mülteci arasında ancak % 5 ile 10‟u arasında AB içinde bulunduğunu tespit etmek gerekiyor.Bunun dışında refah ile ülkelerinin nüfusu karşılaştırıldığında Avrupa ülkelerinden hiçbiri ilk 10 arasına girmiyor, yani en çok mülteci fakir ülkelerde bulunmakta[3].

AB’nin sınırlarına sığınanlardan kurtulmak adına dile getirdiği göç edenlerin çoğunun ekonomik sebeplerden dolayı göç ettiğine ilişkin iddia ise insan hakları ihlalleriyle yoksulluğun çoğu zaman içiçe geçtiğidikkate alındığında makul bir iddia olarak görünmemektedir.UAÖ Avrupa Ofisi, insan hakları ihlallerine, ihtilaflara, baskı ve iç savaşlara eklenen yoksulluğun kaçmak için itici bir neden olduğunu belirtmekte ve şu tespiti yapmaktadır: Çok değişik göç hareketlerine bakıldığında zorla yerinden edilmenin kökenlerini anlamak zorlaşır, çünkü mültecilerin çoğunluğu yoğun insan hakları ihlalleri ile kronikleşmiş yoksulluğun birarada bulunduğu ortamlardan kaçar[4].

0fortresseurope

AB’nin derdinin sınırlarına sığınanlardan mülteci, göçmen olmalarından bağımsız olarak onlardan kurtulmak olduğunu göstermesi açısından özel destek, insani kabul, ikincil koruma olarak tanımlanan AB’ye sığınan sınırlı sayıda insana sağlanan geçici koruma mekanizmalarınada bakılabilir. Aslında bu mekanizmalar insanların geldiği ülkelerdeki hak ihlallerinin ve kişilerin mülteci olarak kabulü olarak değerlendirilebilecekken, AB, sınırlarına sığınanlara kalıcı çözüm sunmamak adına, belirli bir süre sonra onları ülkelerine göndermek için bu tür mekanizmaları yeğlemektedir. AB’nin iltica ve göç konusunda izole bir hak anlayışı benimsediği, bununla beraber mülteci, göçmen üreten ülkelerdeki yaşananlara etkisini, sorumluluğunu görmediğini belirtmek gerekiyor. Buna ek olarak katı göç ve iltica politikalarının insan ticareti, kaçakçılığı yapan organizasyonları güçlendirdiğini, sığınma aramak zorunda olan insanları daha zorlu bir mücadeleye zorladığını, binlerce insanın kale Avrupa’sı yolunda öldüğünü (Fortress Europe sitesine göre 1988’den beri Avrupa sınırlarında en az 19.144insanöldü[5]) ve bunun bir sorumluluğunun olduğunu belirtmek gerekiyor.

Bu kadar sert göç politikasına karşın Geri Kabul Anlaşmasının ne önemde olduğu kuşku yaratabilir. Fakat Geri Kabul Anlaşması bu politikayı tamamlayan bir bileşendir. Çünkü geri kabulle, denizden, karadan kale gibi korunan Avrupa’ya bütün bu engellere rağmen sığınabilmiş veya yasal yollardan AB’ye girmiş veya ikincil koruma kapsamında değerlendirilen kişilerin ülkelerine gönderilmesine imkan tanımaktadır.

Bu çerçevede değerlendirildiğinde AB’nin Türkiye’ye vize kolaylığına karşılık Geri Kabul Anlaşmasını kabul ettirmesi AB için önemli bir kazanımdır. AB kurumlarına göre AB’ye düzensiz yollardan giriş yapan göçmenlerin yaklaşık yarısı Türkiye-Yunanistan sınırını kullanarak AB’ye ulaşmaktadır. AB dış sınır güvenlik ajansı FRONTEX ve Yunanistan Emniyet  birimleri tarafından verilen bilgilere göre 2012 yılında AB sınırlarının tamamında 72,437 “yasadışı” sınır geçişi tespit edilirken bunun 36.877’si Türkiye-Yunanistan sınırında tespit edilmiştir[6].Bu durum AB için geri kabul anlaşmasının ne önemde olduğunu ve Türkiye’nin altına gireceği vebali göstermesi açısından önemlidir.

Geri Kabul Anlaşması, basit bir biçimde ülkelerin egemenlik hakkı kapsamında sınırları içerisinde istemediği insanlardan kurtulma tasarrufu olarak değerlendirilemez. Çünkü insanların Geri Kabul Anlaşmasıyla sınır dışı edilmesi kişinin menşei ülkesine geri dönüşünden, bir seyahatten ötesini ifade eder. Durumu daha anlaşılır kılmak adına Türkiye’nin Suriye’yle yaptığı Geri Kabul Anlaşmasını ve bu anlaşma kapsamında Suriye’ye geri gönderilen insanların durumunu değerlendirelim. Mültecilerle Dayanışma Derneği yönetim kurulu başkanı Taner Kılıç bilgi edinme yasası kapsamında Suriye’yle yapılan Geri Kabul Anlaşması hakkında İçişleri Bakanlığına yaptıkları başvuruya aldıkları cevapta 2002-2013 yılları arasında 2.675 kişinin Suriye rejimine teslim edildiğini belirtmektedir. Kılıç, konu hakkında şunları belirtmektedir: Türkiye’nin kendi ülkesinden sınır dışı ettiği insanların akıbetini takip etme gibi bir devlet pratiği bildiğimiz kadarıyla yoktur (olsaydı duyardık diye düşünüyorum), ancak örneğin Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye’den de sınırdışıları konu edildiği, geri kabul anlaşmaları ile değişik ülkelerden Suriye’ye sınırdışı edilen insanların Suriye hapishanelerindeki çok kötü akıbetlerine yönelik somut kişiler bazlı raporları açıklanmıştır. Şimdi Türkiye tarafından 2002-2013 yılları arasında kaçtıkları Suriye rejimine geri teslim edilen ve resmi sayılarının 2.675 kişi olduğu bizzat İçişleri Bakanlığı tarafından bildirilen kişilerin hukuki, ahlaki ve insani sorumluluğu kimin üzerindedir? Umarız sadece bu örnek geri kabul anlaşmalarının neden olabileceği ihlallerin çapı ve muhtevası hakkında bize bir fikir verebilir.

Türkiye’nin, “iç” savaşın başlamasından bu yana Suriye’deki rejiminin hak ihlallerini afişe etme misyonunu üstlenip Suriye’de yaşananlara geri planda görünerek müdahale etmesine, hak ihlalleri konusunda eleştirmesine ve rejimin yıkılmasını istemesine karşın aynı Suriye rejimine Geri Kabul Anlaşması kapsamında 2675 insanı teslim etmesi, Geri Kabul Anlaşmalarına konu edilen insanların ve haklarının hiçe sayılmasını göstermesi bakımından önemlidir. Özü itibariyle geri kabul anlaşması karşılıklı çıkarlara karşılık bazı insanların ve haklarının yok sayılmasıdır.

İnsan haklarına bir değer biçiyorsak bu tür anlaşmalarla ülkelerin bazı insanların ve haklarının üzerinde istediği gibi karar verme fütursuzluğuna rıza göstermemek gerekiyor. Suriye’ye Geri Kabul Anlaşması kapsamında gönderilen insanların yaşadıkları işkence, cezaevi, baskı örneğinde görüleceği üzere insanlar, akıbetlerinin ne olacağına bakılmaksızın sınır dışı edilmektedirler. 30 ülkeden onlarca insan hakları örgütünün ve UAÖ, İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi uluslararası insan hakları örgütlerinden oluşan Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları Ağının (EMHRN) Geri Kabul Anlaşması konusunda eleştirileri bulunmaktadır. EMHRN, insanların işkence, kötü muameleye maruz kalma durumlarına karşın ülkelerine geri gönderilmesi ve bu konuda insan hakları koruma mekanizmalarının eksikliği, sığınma hakkının göz ardı edilmesine sebep olacak geniş takdir yetkisi ve anlaşmanın uygulanması konusunda şeffaflık, izleme ve hesap verebilirlik eksikliği konularını eleştirmektedir[7].

Mesele basına yansıtıldığı biçimiyle vize kolaylığıyla sınırlı olsaydı hiçbirimizin buna itirazı olmazdı. Ama bazı insanların daha kolay seyahat edebilmesi adına bazı insanların işkence, kötü muamele görmesine ve belki ölümüne rıza göstermek kabul edilebilir bir şey değil. Bu açıdan AB’nin kabul etmediği sığınmacı ve göçmenleri ülkelerine hayati risklere rağmen göndermeyi kabule dayanan bir vize kolaylığı pazarlığının, vize kolaylığı boyutunun ön plana çıkarılıp ve geri kabule ilişkin durumun silikleştirilerek yansıtılması insan hakları adına bir utançtır. Bu, AB’ye üyelik yolunda tökezleyen ve ilerlememe kat edemeyen Türkiye için bir rötuş, bir durumu kurtarma başarısını ifade edebilir ama AB’ye bin bir zorlukla sığınmış insanlar için hayatlarına karşılık Türkiye vatandaşlarının AB’de daha kolay seyahat etmesi anlamına geliyor. İşin vicdani ve ahlaki olmayan boyutu insanlara vize kolaylığı muştulanırken bunun başka insanların hayatına mal olacağı gerçeğinin özenle gizlenmesidir.

İnsanların hayatları hiçe sayılarak, vize kolaylığı boyutu ön plana çıkarılıp geri kabul mevzusunun görmezden gelinmesi ve iki konunun bütünlüklü değerlendirilmemesi sorunlu bir yaklaşımdır. Önümüzdeki günlerde Meclis Genel Kuruluna gelecek anlaşmanın daha önce olduğu gibi vize kolaylığı olarak lanse edilip kabul edilmesinin AB’nin göç, iltica konusundaki sığ, dışlayıcı, insan haklarına aykırıanlayışının, politikasının kabulü ve ortaklığı anlamına geleceğini bilmek gerekiyor. Bir boyutuyla Geri Kabul Anlaşması Meclis için kabulü kolay ama insan hakları adına kabulü mümkün olmayan tarihi bir kararı ifade edecek. AB, binbir güvenlik önlemiyle göç eden, sığınma arayan insanları, sınırlarına almamak için çırpınıp, bir biçimde sınırlarına girenlerden kurtulmaya çalışırken, insanları, haklarını ve yaşamlarını yok sayarken, daha rahat seyahat uğruna bu duruma rıza göstermekyaşanacak her bir hak ihlaliiçin sorumluluk anlamını taşır. Basit bir ifadeyle vize kolaylığı vesilesiyle Avrupa’nın herhangi bir yerinde turlayıp, keyifli zaman geçirirken bu duruma karşılık insanların ülkelerine zorla geri gönderildiğini, işkenceye uğrayabileceklerini, öldürülebileceklerini bilerek Avrupa’nın güzelliklerinden nasiplenmemiz gerekiyor.

Not: Bu yazının kısa hali Radikal İki‘de yayınlanmıştır. 


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir