Türkiye’deki Afgan mülteciler

0tanMalum, mülteci olmak zordur. Türkiye’de mülteci olmak birçok ülkede mülteci olmaya göre daha zordur. Ama en zoru Türkiye’de Afgan mülteci olmaktır.

Zira onların Türkiye’de başka mülteci gruplarının yaşamadığı ayrı sorunları var. Kendilerini bu adaletsiz sistem içinde en alttaki grup olarak görmelerine neden olacak uygulamalar söz konusu. Diğer mülteci gruplarından ayrık olarak ayrımcılığa muhatap olduklarını düşünüyorlar. Sorunlarının uzun zamandır devam etmesi ve gelecekte de sorunlarının düzeleceğine dair bir ışık görememeleri onları üzüyor, mutsuz ve hasta ediyor. Sahipsizler, ümitsizler, artık kaybedebilecekleri fazla bir şey olmadığını düşünüyorlar.

Bu çaresizlikle farklı ikamet illerinden gelen çok sayıdaki Afgan mülteci 13 Nisan 2014 tarihinde Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK)’nin Ankara’daki Ofisi önünde oturma eylemi başlattı. Akşamları eşleri ve çocukları ile birlikte ofisin hemen yanındaki boş sahada derme çatma oluşturdukları naylon çadırlarda yattılar. Eylemin 2. haftasında bir cumartesi akşamı Polis müdahalesi ile karşılaştılar, dayak yediler, bazıları zorla bindirildikleri otobüslerle rastgele şehirlere gönderildiler. Bir kısmı açlık grevi yürüttü ve maalesef içlerinden bazıları baştan sıvı alımına imkan veren 2 dikişle, daha sonradan ise buna da imkan vermeyen 3. dikişle dudaklarını diktiler. Adeta “artık söyleyecek sözümüz bitti, sözün bittiği yerdeyiz” dediler. Neyse ki 30 Mayıs tarihinde bayılmaları üzerine yapılan doktor müdahalesi ile dudaklarındaki dikişleri açıldı. Soma faciasından sonra ölümlere ve Türkiye toplumunun acısına saygı gereği eylemlerini sonlandırmayı çok düşündüler ve çok tartıştılar ancak yüzlerce Afgan’ın katlandığı bu meşakkatli eylemden de hiçbir somut gelişim elde edemeden Ankara’dan ayrılmak da içlerine sinemedi. Ancak fiziken ve psikolojik olarak çok yıpratan bu eylemden ötürü çok yoruldular ve kendi istekleri ile eylemlerini 53 gün sonra 4 Haziran 2014 tarihinde sonlandırdılar. Ancak maalesef sorunları aynı noktada duruyor.

Peki, Türkiye’deki Afgan mültecilerin sorunları ve kendilerini böylesi ümitsiz eylemlere sevk eden nedenler nelerdir, bu yazıda kısaca bunları açıklamaya çalışalım;

BMMYK Türkiye Temsilciliği’ne göre 13 Mayıs 2014 tarihi itibariyle Türkiye’de 51 uydu şehirde sığınma amacıyla Türkiye’ye gelmiş bulunan 27.218 Afgan bulunmakta. Takriben 12.000 aile olan Afganların 17.653 kişisi Türkiye’de BMMYK nezdinde sadece ön kayıt olmuş durumda ve bundan sonraki işlemler yürütülmüyor. Gerçek sayının ise bundan çok daha fazla olduğu tahmin ediliyor. Afganlar 1980’lerin başındaki SSCB işgalinden bu yana mülteci olarak yollara çıktılar ve o zamandan beri bu nüfus hareketi bir şekilde hep devam etti. Günümüzde kilitlenen sorun ise son yıllarda oluştu:2012 yılının ikinci yarısında İran üzerinden Türkiye’ye gelen Afganların sayısında 2011’in aynı dönemine göre %1500 gibi çok ciddi bir oranda artış gerçekleşti.

Uzun yıllardır İran’da bulunan ve sayıları zaman içinde 7 milyondan 2 milyona kadar eriyen Afganlar bu ülkede ciddi bir sorun olarak değerlendiriliyorlar. Bu ölçekte bir mülteci nüfusu elbette herhangi bir ülke için hiç kolay bir durum değil ve İran bu özelliği ile dünyada en çok mülteci üreten ülke olduğu gibi en çok sayıda mülteciyi barındıran da bir ülke özelliği taşıyor. Ancak gelinen zamanda İran’da Afganların bu ülkeden kaçmalarına neden olacak pek çok olumsuz gelişme baş gösterdi. HRW yakın zamanda İran’daki Afganların durumuna dair önemli bir rapor yayımladı ve İran’daki Afganların durumunun hiç de iç açıcı olmadığını, kaçmalarının haklı gerekçeleri olduğunu ortaya koydu. BMMYK Türkiye ise İran’dan kaçışlarda ambargo nedeniyle ekonomik göstergelerin daha da bozulması, ülkedeki koruma sistemine dair sorunlar ve Afganların Türkiye’den 3. ülkelere yerleştirilmelerinin daha kolay olacağına dair yaygın düşüncelerinin önemli olduğunu belirtiyor. Bu şekilde Türkiye’ye 2012 yılında gelen Afganlara BMMYK tarafından 2017 yılına kayıt randevuları verilmeye başlandı.

Sadece kayıt işlemi için beklenmesi talep edilen bu süre bile elbette kabul edilebilir ve idare edilebilir bir durum değil ve bu nedenle bu tarihlerde kayıt işleminden önce “ön kayıt” denilen yeni bir ilk aşama ihdas edildi. Bu işlem de BMMYK’nin Türkiye’de uygulama ortağı olan SGDD üzerinden yürütülmeye başlandı. Ancak ön kayıttan sonra kayıt ve sonrasında mülakat randevuları gerçekten tahammül sınırlarının çok ötesinde tarihlere ulaştı. Sonrasında Türkiye’de sığınma prosedüründe olan tüm kişiler için oluşturulmuş karar, gerekiyorsa itiraz, itirazın değerlendirilmesi ve 3. ülkeye yeniden yerleştirme işlemlerinin hepsi çok çok uzun ve işin kötüsü belirsiz uzunlukta zaman dilimlerinin ortaya çıkmasına neden oldu.

Türkiye’deki sığınmacılar maalesef bu belirsiz süreli uzunluktaki bekleme sürelerinde insanca yaşama dair birçok sorunla kendi kendilerine baş etmek zorundalar. Teorik olarak mümkün olmakla birlikte pratikte alınması mümkün olmayan çalışma izni nedeniyle legal düzeyde iş piyasalarına erişemiyorlar. Kendilerinden ya komik rakamlarla sigortasız ve güvencesiz bir şekilde kaçak çalışmaları ve her türlü sömürüye açık kalmaları ya da hayırseverlerin yardımlarına muhtaç bir şekilde evlerinde oturmaları istendi. Kendilerine maddi yardım yapılması gerekirken –Türkiye toplumu adına utanç duymamızı sağlayacak şekilde- onlardan ikamet harcı ve defter bedeli adları altında oldukça ciddi paralar toplandı. Geçtiğimiz aya kadar sağlık hizmetine erişimde çoğunlukla engelle karşılandılar. Çocuklarının ilköğretim okullarına kaydında pek resmi sorun yaşamadılar belki ancak bundan daha ağır bir şekilde psiko-sosyal sorunlarla mücadele etmek zorunda kaldılar. Ancak hemen hiçbir suça karışmadılar, dayak yeseler de karakola gidip şikayetçi olmadılar.

Yaşamak için emredildikleri ve “uydu kent” tabir edilen şehirlerden kaçmadıklarını ispat için –şehre göre değişen periyotlarla- hafta içinde birkaç kez imza vermek zorunda bırakıldılar. Bazı şehirlerde basit bir işlem gibi görülen bu imza vermek zorunluluğundan dolayı ciddi bir otobüs/minibüs ücreti ödemek zorunluluğu ile karşı karşıya kaldılar, parası olmayanlar her mevsim uzun mesafeler yağmur-çamur içinde yürümek zorunda kaldı. Hiç akla gelmez ama bazı şehirlerde sırf imza vermek zorunluluğunu rahat yerine getirebilmek adına farkında olmadan Yabancılar Şubeye yakın ancak suç örgütlerinin hakimiyeti altındaki kenar mahallelere yerleştiler ve bu mahallelerde bin bir sorunla baş etmeye çalıştılar. Şehirden şehire değişiklikler göstermekle birlikte sığınmacıların bu koşullara ilişkin şikayetleri yerel otoriteler tarafından genellikle ilgi ve ciddiyetle ele alınmamakta, yan şehirdeki akrabasını ziyaret etmek gibi basit bir talep red edilebilmekte, başka şehirdeki bir Üniversiteye girmeye hak kazanan gençler engellenebilmektedir. Son derece masum ve barışçıl protesto eylemleri sert bir şekilde dağıtılabilmekte, protestoya katılanlar keyfi bir şekilde şartları çok daha zor şehirlere “sürgün” edilebilmektedir. Dile getirildiğine göre kendi aralarında basit bir sosyalleşme aracı olarak düşündükleri futbol turnuvası için izin talebi bile EGM Yabancılar Şube Müdürlüğü tarafından sert ve tehdit edici bir şekilde red edilebilmektedir.  Türkiye’ye sığınan sığınmacılar için uzun yıllardır uygulanan ve yeni dönemde de devam edeceği belli olduğu görülen “uydu kent” uygulamasının şartları düzeltilmez ise sığınmacılar açısından çoğu şehirdeki pratiğinin “açık cezaevi şartları” olduğu gerçekliğini görmemiz ve bunun üzerinde düşünmemiz gerekmektedir.

Esasen Türkiye’deki sığınma sistemine başvuran tüm sığınmacıların muhatap olduğu bu sorunlarla dolu süreçte Afgan mülteciler bu tarihlerde bir de sadece kendilerinin maruz kaldığı bir olumsuzlukla karşılaştılar. Türkiye’deki sistem içinde –1951 Cenevre Sözleşmesine koyup da halen muhafaza ettiği “coğrafi sınırlamadan” ötürü kendilerine daimi bir çözüm sunacak uluslararası koruma mekanizması gereği adına- BMMYK tarafından mülteci statüsü alan kişilerden kendi ülkelerine yerleştirme işlemi yapan bazı “3. Ülkeler” bildirildiğine göre Afganları bu kapsamdan büyük oranda çıkarmaya başladılar. Bunun anlamı, onca yıl bin bir zahmet ve çile ile ve belirsiz süreli uzunlukta geçirilen statü belirleme sürecinin Afganlar adına sonuçsuz kalmasıdır. (Esasen bu yeni durum Türkiye’nin halen muhafaza ettiği ve AB kesin üyeliğine kadar da kaldırmayacağını deklare ettiği coğrafi sınırlama uygulamasının da fiilen anlamsız ve işlevsiz kalması anlamına gelmektedir ve bu durum ayrı bir yazı ile değerlendirmeyi gerektirmektedir). Afganlar ise görüştükleri bazı Büyükelçiliklerin kendilerine BMMYK tarafından Afgan dosyası sunulmadığını, bu sınırlamadan haberlerinin olmadığını ilettiklerini belirtiyorlar.

Bu duruma bağlı olarak BMMYK Türkiye Temsilciliği 8 Mayıs 2013 tarihinden itibaren Türkiye’deki Afganların prosedürel ve 3. ülkelere yerleştirme işlemlerini 6 ay süre ile dondurduğunu açıkladı. Afganlar bu durumun zaten 2012 yılında fiilen başladığını söylüyorlar. BMMYK Türkiye başta bu kararı Türkiye yetkilileri ile aldığını belirtti ancak daha sonradan –sanırız Hükümet yetkililerinin bu açıklamaya kızdıklarını öğrenerek- bu kararı merkez ve komşu BMMYK Temsilcilikleri ile birlikte aldıklarını açıkladılar. Beklendiği gibi Aralık 2013 ayında 6 aylık dondurma süresi uzatıldı ve belli ki bu şartlarda bu süre birçok kez daha uzatılacak. Şüphesiz bu uygulama ile Türkiye’de ve henüz Türkiye’nin doğusunda bulunan Afganlara bir mesaj verildiği çok açıktır. Bu mesaj, Afganlar için Türkiye’ye sığınmanın onlara bir gelecek ufku kazandırmayacağı, kendilerine başka rotalar belirlemeleri, mümkünse bulundukları noktada kalmaları gerektiği tavsiyesidir. Bunun bir ön bariyeri olarak da küçük oranlarda da olsa 2012 yılında İran’dan Avustralya, İsveç ve Norveç’e yerleştirme programı başlatılmıştır.

Bu durum Afganları haksızlık ve ayrımcılığa uğradıkları düşüncesi ile tam bir karamsarlığa ve ümitsizliğe sürükledi. Türkiye’deki Afgan mülteci aileler nezdinde sorunlar yaygınlaştı. Bunun aile içi şiddet, bunalıma girerek aile içi öldürmeler, intiharlar gibi çok kötü yansımaları oldu. Para bulabilen önemli bir kısmı Türkiye’deki sığınma sisteminden ve Türkiye’deki BMMYK Temsilciliğinden ümidi kesip yola devam ederek Avrupa’ya düzensiz bir şekilde girme çabaları içine girdi. Bu nedenle bilmemiz ve hiç unutmamamız gerekir ki Akdeniz’de, Ege Denizinde ve Trakya’da sınırı geçme çabası içinde ölen yabancıların içinde önemli sayıda Türkiye’deki sığınma sistemine girmiş olmasına ve hatta mülteci statüsü almış olmasına rağmen bunun kendi dertlerine deva olamayacağını gören ve bir anlamda da “Türkiye’den kaçan” insanlar vardır. Bu nedenle de hem BMMYK, hem Türkiye Devleti, hem de Türkiye sivil topluma adına sorumluluğumuz bulunmaktadır.

Tüm bu olumsuz süreçte aslında Türkiye’de bu alanda tarihi önemde değişiklikler oldu; Türkiye tarihinde ilk kez olmak üzere bu alanı düzenleyen 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) 11 Nisan 2013 tarihinde TBMM’de kabul edildi.  Bu yasa ile bu alanda çalışmak üzere kurulan Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (GİGM) hızlıca teşkilatlanmaya başladı. Merkez, taşra ve yurt dışı teşkilatı olan bu Müdürlük bu alandaki şimdiye kadar çok boşluğu hissedilen strateji, politika oluşturma ve uygulamayı yürütmekten sorumlu olacak. Yasanın uluslararası koruma ihtiyacı içinde bulunan kişilere yönelik “esasa dair” hükümleri ise sessiz-sedasız 11 Nisan 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Sessiz-sedasız diyorum, zira başta GİGM olmak üzere hemen her kurum yasanın getirdiği yeni düzenlemelere yönelik hazırlıklarını tamamlayamadı ve yasadan beklenenler bu nedenle henüz izlenmeye başlanamadı. Esasen bu çapta radikal bir yapısal değişiklik için gereken süreden çok daha kısa sürede çok önemli gelişmeler de sağlandı. Ancak merkez teşkilatı uygulamayı devir alsa da taşra teşkilatı olan illerde uygulama henüz GİGM İl Müdürlüklerine aktarılamadı, bu alandaki uygulamayı yürütecek personelin eğitimi tamamlanamadı. Diğer Bakanlıklar, Barolar, sivil toplum örgütleri ve sahadaki hemen tüm aktörler hazırlıklarını bitiremedi. Bunda elbette kamu ve sivil toplum olarak Türkiye’nin yanı başında baş gösteren ve bir milyon gibi oldukça ciddi bir sayıya ulaşan Suriyeli mültecilerin durumuna yoğunlaşılmasının çok büyük haklı nedeni de var. Dolayısıyla yeni yasa ve yeni Müdürlükten beklenenleri izleyebilmek için tanınması gereken makul ve adil sürenin henüz geçmediğini kanaatimce kabul etmemiz gerekir. Sabırları taşma noktasına gelmiş Türkiye’deki Afgan mülteciler ve Suriyeli mülteciler konuları yeni GİGM’nün kucağında bulduğu iki temel ve karmaşık boyutları olan meselelerdir.

GİGM ve yeni yasanın yürürlüğe girmesinde yaşanan bu sorunlardan ötürü yasa hükümlerinin yeni dönemde uygulanması ile ilgili ve dolayısıyla sığınmacıların uydu kentlerdeki yaşam sorunları ile ilgili meseleler tartışılabilir bir hale henüz gelememiştir. Bu kapsamda örneğin yeni yasanın “mülteci ve ikincil koruma statü” sahiplerine bahşettiği “otomatik” çalışma hakkı, “şartlı mülteci ve başvuru sahiplerine” ise çalışma izni için başvurabilme imkanının kapsamının hangi durumdaki kişilere, nasıl uygulanacağı meselesi açıklığa kavuşturulmamıştır. Afganlar ve Afganlarla aynı durumda bulunan sığınmacılara BMMYK tarafından evvelce tanınan statülerin nasıl ve ne zaman GİGM tarafından tanınacakları, esasen tanınıp tanınmayacakları belli değildir.

GİGM’nün yasanın ruhuna da uygun bir şekilde statü belirleme sürecini en kısa sürede tamamlayıp her statüdeki kişiye yasanın o statü için belirlediği haklar ile buluşmasını sağlaması gerekmektedir. Eğer EGM Yabancılar Şube görevlilerinin eski dönemde yürüttüğü ve benim hiç de ahlaki bir zeminde bulmadığım idari pratiği gibi BMMYK tarafından statü tanınıp üçüncü ülkeye yerleştirme işlemleri tamamlanacak sığınmacılara ancak yine uçağa bineceği gün veya bir gün öncesi Türkiye Devleti adına “sığınmacı” statüsünün tanındığına dair bir işlem gerçekleştirilecekse yeni yasa ile ciddi bir şey değişmeyecek diye düşünebiliriz. Ancak bu idari pratiğin yeni GİGM misyon ve ufku ile devam ettirilmeyeceği inanç ve düşüncesindeyim. Bu nedenle GİGM’ne başta Afgan mültecilerin durumu olmak üzere Türkiye’deki tüm uluslararası koruma prosedürü içinde bulunan kişilerin yasadan beklenen yaşam standartlarının iyileştirildiğini gözlemleyebilmek ve olumsuz gelişmeler hakkında da takipçisi olabilmek adına zaman tanınması gerektiğini düşünüyorum. Şimdiye kadar Afgan mülteciler ve diğer tüm ülkelerden gelen mülteciler için aslında BMMYK’nın sistem içindeki rolü gereği Türkiye makamları adeta “seyirci” konumunda idiler. Ancak makul bir süre içinde bunun hızla değişmesi ve diğer konularda olduğu gibi Afgan mülteciler konusunda da Türkiye’nin inisiyatif ve sorumluluk alması gerekmektedir. Bu yapılmaz ise yeni yasa ve yeni müdürlük inandırıcılığını yitirmeye başlayacaktır.

Bu durum elbette Türkiye’deki yaşam standartlarını önemseyen ve bunu dikkate alan Afganlar için önemlidir. Bazı Afganlar ise belki gayet haklı bir insani refleks ve düşünce ile Türkiye’deki koşulların iyileştirilmesi meselesine hiç dönüp bakmıyorlar ve daimi olarak kendilerini kabul edecek “üçüncü ülkeye” yerleştirilme meselesine odaklanmış durumdalar. Her normal insan gibi sınırdışı edilme riski olmayan, güvenlik içinde daimi barınacakları ülkenin şartlarına biran önce uyum gösterme, okuluna gitme, dil ve kültürünü öğrenme, çalışma ve gelecek inşası gibi çalışmalar içine girmek istiyorlar. İşte bu kişilere GİGM ve yeni yasanın çokça etkili olabileceğini söyleyebilmek mümkün değil. Bu durumdaki kişiler Türkiye’nin 1951 Sözleşmesine koymuş olduğu coğrafi sınırlamayı kaldırmadığı müddetçe BMMYK’nın tavır ve karar süreçlerinin kendileri hakkındaki sonuçlarını beklemek zorunda. BMMYK Türkiye’den görebildiğimiz kadarıyla ise bu konuda maalesef yakın gelecekte olumlu bir değişiklik olabilecek gibi gözükmüyor. Başta sanayileşmiş ülkeler olmak üzere dünya devletleri zaten ülkelerine mülteci kabul etme konusunda çoktandır bir isteksizlik içindeler, tanımış oldukları sınırlı kapasitelerin önemli bir kısmını da Suriyeli mültecilere kaydırınca durum daha da kötüleşmiş görünüyor. Mülteci terminolojisinde “yük paylaşımı” denilen ancak biz hak savunucularının “sorumluluk veya onur paylaşımı” demeyi daha uygun gördüğümüz anlayış ve bilincin sahici önem kazanması ile son yüzyılın bu en önemli mülteci gruplarından olan Afganlara bir çözüm bulabileceğiz. Aksi takdirde gözlerimizin önünde daha ağır ve daha travmatik girişimlerde bulunacaklarını tahmin etmek kehanet olmayacak.

Av. Taner KILIÇ / İzmir Barosu

Not: Bu yazı Zaman gazetesinde yayınlanmıştır. 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir