Kale Avrupa’sının Türkiye sınırı

Avrupa Birliğinin sığınma hakkı bağlamında sık sık eleştiriye uğrayan, insan hakları ihlallerine sebep olan katı sınır politikaları, bugünlerde kırılma noktasını yaşıyor.

 Bu durum elbette AB’nin durduk yerde ‘sorumluluklarımın farkındayım, sığınma hakkı konusunda, insanların sığınma hakkına erişimini engelleyen, hak ihlallerine sebep olan yaklaşımımı değiştirmem gerek’ demesinden kaynaklı değil.

Aksine, bu kırılma hep eleştirilen ve her seferinde güvenlik tedbirleriyle üstesinden gelinmeye çalışılan insan kaçakçılığının kitlesel akını destekleyebilecek duruma gelmesiyle ilgili.

İnsan kaçakçıları ve onlara muhtaç mülteci kitlesi arasındaki ilişki elbette doğru değerlendirilmelidir. Yaratılan, daha doğru bir ifadeyle dayatılan algı, neredeyse mültecilerin insan kaçakları oldukları için kaçak yollara başvurdukları gibi anlamsız bir temeli işaret ediyor. Hatta sınırlarda, denizlerde gerçekleşen bütün mülteci ölümlerinin baş sorumlusu olarak hep insan kaçakçıları gösteriliyor. Oysa mülteciler, başka çıkar yol bulamadıkları, sığınma prosedürü adı altında dayatılan göçü kontrol altında tutmaya dönük politikaların onlara başka çıkar yol bırakmamasından kaynaklı bu yola başvuruyorlar. Yani insan kaçakçıları var diye mülteciler yok; mülteciler var diye insan kaçakçıları var. Devletler bu gerçeği çok iyi biliyor ama sığınma hakkına, mülteci hakkına aykırı politikaları için ihtiyaç duydukları en ideal günah keçisi ‘insan kaçakçıları’ olduğu için bu argümanı kullanmak her zaman işlerine geliyor.

Eğer bugün AB’nin sınır politikaları anlamını yitiriyor ve AB ülkeleri Schengen’i tartışır hale geliyorsa bu Suriye savaşıyla yerinden edilen milyonlarca Suriyeli mültecinin ellerinden geleceklerinin alınmasıyla ilgili bir durumun yansımasıdır. 5. yılında ne ülkesine dönebilen ne de zor şartlarda yaşadığı Türkiye gibi ülkelerde bir gelecek kurabilen Suriyeli mülteciler için ölüm, güzel bir gelecek adına göze alınabilecek, meydan okunabilecek bir gerçeklik anlamını taşıyor. Nihayetinde yüzbinlerle ifade edilen insan AB’ye ulaşmak umuduyla çıktığı yolda bunu başardı. Yaşanan ölümler, sahile vuran bebek cesetleri, denizde çırpınıp hayata gözlerini yuman insan manzaralarına rağmen bu göç bitmiyor. Çünkü binlerce insanın ölmesine karşın yüz binlerce insan AB sınırlarına ulaştı ve geride kalan mülteciler için yaşadıkları hayat zaten kabul edilebilir görünmediği için ölüme meydan okumak abes görünmüyor.

AB sınırlarının özellikle Suriyeli mülteciler tarafından zorlandığını biliyoruz. Bu gerçekle beraber yıllardır Türkiye’de sığınma prosedürünün dışına itilen ve mücadelelerine, örgütlenmelerine rağmen haklı taleplerine karşılık bulamayan binlerce Afgan sığınmacının ve sığınma prosedürleriyle yıllarca bekletilen diğer sığınmacıların da çaresizce Avrupa sınırlarını zorladığını hatırlamakta fayda var. Elbette artık korku eşiği düşen AB sınırları, daha iyi bir yaşam umudunda olan büyük göçmen kitlesini de harekete geçirdi.

Ne yazık ki artık anlamını iyice yitirmiş olan Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci, bu gelişmeler ışığında yeniden anlam kazanmaya başladı. Bu süreci hareketlendiren gelişmenin AB’nin Türkiye’yle ilgili algısında ve tutumunda bir değişiklikten ziyade AB’nin mülteci, göçmen akınını kontrol altında tutmak istemesiyle ilgili olduğunu belirtmek gerek. Haliyle AB’nin Türkiye’ye sınır ülkesi Yunanistan, artık kale Avrupa’sını sığınma hakkı arayışında olan insanlardan kurtaramıyor. İnsanların ölüme meydan okuyarak sınırları anlamsızlaştırması kale Avrupa’sı için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Demokrasi ve insan haklarından dem vuran AB’nin, denizlerde ölümü atlatan insanlara sınırlarında uyguladığı katı tutum tamda bu hayal kırıklığının, kale rüyasının anlamsızlaşmaya ilgili. Zaten Türkiye’nin bu oyunda kendine yer bulmasını sağlayan gerçeklik halen bir kale Avrupası rüyası için olmazsa olmaz bir anlam taşımasından kaynaklanıyor.

Türkiye’nin AB’yle ortak bir sınır politikası, haliyle AB’yi en çok rahatlatacak hamle gibi görünüyor. Öte yandan dış politika ve Suriye politikasıyla iyice zorlanan Türkiye, AB’nin mülteci, göçmen çıkmazıyla bir anlamda nefes alabilecek bir alan yakaladı. Türkiye’nin bu konuda AB’ye zorluk çıkarmayacağı, sadece olabildiğine süreci lehine kullanmaya çalışacağını Geri Kabul Anlaşması ve Vize kolaylığı sürecini hatırlayarak söylemek haksızlık olmayacaktır.

Önümüzdeki günlerde de göreceğimiz sığınma arayışında olan insanların haklı mücadelelerine karşı devletlerin çıkarları eksenlerinde oluşturacağı limitli, kontrollü hak anlayışını dayatan gerçeklik olacak. Türkiye’nin hiçbir şekilde zapt edemediği sınır hareketliliğini AB’nin bekçisi olarak nasıl ‘başaracağını’(hem kara sınırından gelecekleri kontrol, geri itme hem karayolu bariyerini aşanların deniz yollarından AB’ye ulaşmalarını engelleme)kestirmek pek kolay değil. Ama Uluslararası Af Örgütünün 16 Aralıkta yayınlanan “Avrupa’nın Bekçisi” adlı raporunda belirtilen ‘zorla sınır dışı, işkence….’ vakaları bu sürecin mülteciler açısından ne kadar zorlu olacağını gösteriyor. Türkiye AB’nin kale sınırlarını koruma görevini ‘layıkıyla’ yapacağını göstermek için şimdiden işe başlamışa benziyor.

Ama en nihayetinde belirleyici olan sistemlerin katılığına karşı verilen mücadele oluyor. Sistemler ne kadar katı olursa mücadele de o minvalde zemin buluyor. İnsanlara, haklarına Alan Kurdi’nin sahile vuran bebek cesedinin soğuk yüzü örneğinde gösterilen ilgi sadece vicdani ve devamı olmayan bir ‘hassasiyet’ olduğu sürece, sığınma politikaları olabildiğine katı ve hak tanımaz olmaya devam ettikçe bu yaşananların ezilen tarafında olanlar, zaten yaşamadıkları bir hayatı riske atma konusundatereddüt etmeyecektir.

Evet, maalesef ufuk da yeni bir şey yok. Mültecilere reva görülen, baskı, hak ihlali ve ölüm, kale Avrupa’sı uğruna artık Türkiye’de daha yoğun görüleceğe benziyor. Peki, mücadeleleriyle sınırları anlamsızlaştıran, hayata tutunmaya çalışan mülteciler ölmeye devam ederken; sınırlara sığınanları ve sınırlarla her derde deva arayanları düşledikleri bir dünya mı bekliyor? 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir