‘Aylak’ mülteciler

Gerek yaşananlar, gerekse yaşananların yansı(tıl)ma biçimi nedeniyle mültecilerle ilgili aklımıza işlenen, kalıplar, yargılar var. Özellikle konuya yabancı olup; haberlerden, televizyonlardan anlatıldığı kadarını görmekse söz konusu olan, o anlatılanlarla onları tanımak, ‘anlamak’ gayet olağan görülür. Düşünelim bakalım ne zaman haberlere konu olabiliyorlar! Çoğunlukla ölümle sonuçlanan umut yolculuklarında, tıka basa bindirildikleri tır, kamyon kasalarında, bitap düşmüş bir halde yakalandıklarında vs.

Bu manzaraların yarattığı algı içerisinde onları çaresiz, yardıma muhtaç görme sıradanlaşıyor. Bir yönüyle çaresiz, iş yapamaz ülkesini terk etmesinden gayrı yolu kalmamış kişiler olur çıkarlar.

Düşünün, bugünkü imaj ve gösteri dünyasında insanlar istediğinde biner uçağa gider gitmek istediği yere. Açar dergisini okur. Hostesler ilgilenir. First class vardır olmadı ekonomik uçuşlar vardır. Olmadı otobüs veya tren seyahati. Kurulursun koltuğuna manzaraya baka baka, uyuya uyuya, bir şeyleri izleye izleye, dinleye dinleye geçirirsin yolculuğunu.

Diğer taraftan mültecilere bakıyorsunuz. Ülkesini terk etmek zorunda kalıpta sığınma ararken çatışmalı yerlerden geçip, kimliksiz olmanın vebaliyle öldürülüp ‘terörist’ ilan edilir. Otobüslerle, uçaklarla geçilen yolları, aç, bitap canını kurtarma telaşıyla küçüğü, büyüğü ayakla arşınlar. Sonra çalışmasına izin vermeyen ülkede ikamet harcı öder. Hikaye bununla da bitmez. Devede kulak misali çok azı o bilinen güzel yolculuklarla gider başka bir ülkeye. Ya diğerleri! Aşina olduğumuz görüntüler misali ya batma ihtimali olan bir botta ya içinde taşıyamayacağı kadar insan doldurulan bir sandalda, kayıkta. İnsan tacirlerinin refakatinde. Belki geçerler sınırı. Karşılarına Yunanistan çıkar, tekrar atar denize, batırır botlarını. Veya İtalya sahillerine varırlar. O zaman da karşınlarına onlar için ayrı vatandaşları için ayrı otobüs seferleri koymayı düşünen bir zihniyetle karşılaşırlar. Bir tarafta onları kabul etmeyen devletler diğer tarafta mağduriyetlerini istismar eden insan tacirleri. Ve gidilen her yerde aynı anlayış. Bir ince başımıza bela geldi havası.

Dünya onlara yardımcı olmaya dönük güzel gelişmelerin sevgi, hoşgörü gibi insani değerlerin yaygınlaşmasına izin vermeyen onlarca kötülüğe şahit oluyor her gün. Ve her kargaşa ilk önce onlara çarpıyor, acıtıyor bir engel olarak karşılarında beliriyor. Onları çaresiz hiçbir şey yapamayan aylaklar olarak görmemek lazım. Aylak görünmelerine dünyanın adil olmayan düzeni, insancıl olmayan şartları neden oluyor. Ülkesinde öğretmen, doktor, hemşire, akademisyen, mühendis, psikolog, profesör vs. olan birçok sığınmacı, mülteci var. Mesleki bir unvanı taşımayanları gene işsizlikten gelmediler. Sığınmacılık zorunluluktan kaynaklanır. Savaştan, cinsi kimliğiniz, inancınız, inançsızlığınız, ırkınız, siyasi görüşünüzden dolayı ülkenizi terk etmek zorunda kalırsınız

Einstein’ı düşünün o da bir mülteciydi. Jery Kosinski, Jorge Ulla, İsabel Allende, Mehmet Uzun, Yılmaz Güney, Nazım Hikmet.

Matematikçi Jakob Bernoulli’nin 300 yıldır çözülemeyen ‘Bernoulli sayıları’nı kısa bir süre önce çözmeyi başaran İsveç’te yaşayan 16 yaşındaki Iraklıyı hatırlayalım.

Türkiye açısından bakalım duruma. Önce mülteci üreten varlığını hatırlayalım. Yukarda saydığımız o değerli isimleri anarak. Sonra Türkiye’de olan mültecileri, sığınmacıları düşünelim. Bir düşünün, çalışma imkanınızın olmadığı bir yerde, ne olduğunuzu bilmeyen, umursamayan bir güruhun içinde ne işe yaradığınız nasıl anlaşılacak? Mülteciler aylak mı? Bir bakmak lazım. 1930’ları hatırlayalım. O zaman Türkiye Nazi zulmünden kaçan birçok Yahudi’ye sınırlarını açtı. Bu insanların çoğu profesör, doktor, hukukçu, mimar ve sanatçıydı. Türk üniversitelerinde yeni fakülteler, araştırma merkezlerine yeni laboratuarlar, yeni mimari çalışmalar ve pek çok önemli gelişme bu insanlar sayesinde oldu. Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Çoğrafya Fakültesi Bruno Taut tarafından, Ankara Devlet Konservatuarı Leopold Lewy tarafından kuruldu, klasik eserlerin çevrilmesi Geörg Röhde tarafından, TBMM binasının mimari tasarısı Clemenz Hoizmeister tarafından gerçekleştirildi ( http://multeci.net/t_iltica_1.htm Bkz: Türkiye’nin İltica Politikası )

Şu anki durum 1930’larla eşdeğer değil elbette. Ama insanları hikayeleri, gerçekleri ve var oldukları gibi kabullenip, hoş gördüğümüzde onlarla beraber neler yapılabileceğini anlayabilir, onları tanıyabiliriz. Onlara imkan tanımaz ve geçim derdine mahkum edip yaşamlarını zorlaştırdığınızda onlar yük olarak görünürler elbette. İş imkanı tanımaz, yıllarca bekletirseniz körelirler. Yakın bir zamanda Türkiye’de bir fizik profesörünün sığınma sürecinde tükenmişliğine şahittik. Birkaç yıl önce Türkiye’de dünya şampiyonlukları olan 3 mülteci vardı. Yıllarca Türkiye’de bulunup o uydu kentten diğerine uzayan sığınma sürecinde işsiz kalmanın, sığınma sürecinin bir türlü sonlanmayan psikolojik baskısında üçüncü ülkeye gittiklerinde kariyerleri için umutları dibe vurmuş durumdaydı. Şuan Türkiye’de bulunan birçok mülteci, sığınmacı için durum aynı.

Acaba doğru olan onları işe yaramaz yapmak, köreltmek, tüketmek mi? Veya yeteneklerini, becerilerini kullanmalarına imkan vermek ve sığınma sürecinin cefasını azaltmaya yardımcı olmak mı?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir