Mülteci ve göçmenlerle ilgili bazi manipulasyonlar ve bunlarin ideolojik temellleri

Multeci ve gocmenlerle ilgili yazarken ilk once manipulasyonlara ve bunlarin ideolojik kaynaklarina deginmenin gerekli oldugunu dusunduk, cunku ulkemizde yavas yavas hareketlenmeye baslayan multeci kareketi ve calismalari genelde batida yapilmis calismalarin bir takliti yada ithali gorunumundedir. Bu hem alandaki yardim calismalarinda hemde alanda yapilan arastirmalarda acik bir sekilde ifadesini bulmaktadir. Birikmis tecrubelerden yararlanmanin onemli oldugunu dusunmekle beraber, icerdikleri ideolojik tuzaklara dusmemenin de en az tecrubelerden yararlanmak kadar onemli oldugunu dusunmekteyiz. Elbette bunun sirri herseyden once calismalarin kimin icin ve kimler tarafindan yapildigi ve finanse edildigi sorusuna verilecek cevapta gizlidir.

Aktuel en onemli manipulasyonlardan biri gocmen ve multecilerin sayilari ve gittikleri ulkeler ile ilgilidir.

Dunyada mevcut gocmen ve multeci oranlariyla ilgili onemli tartismalar meydana gelmektedir: genel egilimde; göç oranlarının devasa arttığı, kontrolden çıktığı, göç alan ülkelerde önemli problemlere neden olduğu savunulmakta ve çeşitli göç politikalarıyla kontrol altına alınması gerekliliğini vurgulanmaktadır. Gelişen teknoloji, artan iletişim ve ulaşım imkanları ile göçün arttığı ve mesafesini de uzattığı söylenmektedir.

Fakat konuya asina olanlarin cok iyi bilebilecegi gibi; göç ve multecilik konusu – özellikle Batılı gelişmiş ülkelerde- ideolojik bir tercih çerçevesinde planlı bir şekilde öne çıkarıldığı ve önemli bir sorunmuş gibi yansıtıldığı bir sir degildir. Günümüzde teknolojinin, ulaşım ve iletişim imkanlarının çok gelişmiş olmasına rağmen, dünyada sadece 130 milyon insanın hareket halinde olduğu ve bununda dünya nüfusunun sadece %2’sine denk düştüğü, nüfusun geri kalan %98’inin durağan olduğu gerçeğinin unutulduğu gorulmektedir (Richier, 2006).

Giderek yükselen zincirleme ve kitlesel göç hareketleri bile -her yıl neredeyse 2-4 milyon daha fazla- karşılaştırmalı tarihsel perspektif göz önüne alındığında çokta yüksek sayılmazlar. Faist’e (2003) göre, uluslar arası göç hacminin yüzyıl boyunca düzenli olarak arttığına dair yaygın beklentileri destekleyecek kesin bir kanıta rastlamak mümkün değildir. Örneğin, 1919-1980 döneminde gönüllü göç durumuyla ilgili uluslar arası göç hacmi, 1814 ile 1914 arasındaki zaman dilimindeki göç hacmi kadar düşüktür ve aralarında anlamlı bir farklılaşma yoktur.

Göç ile ilgili tartışmaların kaynağı genellikle gelişmiş batı ülkeleridir ve göçün olumsuz sonuçlarını daha çok onlar gündeme getirmekte ve tedbir alınmasına çalışmaktadırlar. Bu durumdan hareketle en çok göç alan ve multeci kabul eden coğrafyanın Batı Avrupa ve A.B.D. olduğu düşünülebilir. Yani surekli gocun yonunun bati ve kuzey oldugu vurgulanmaktadir. Fakat dünyadaki gizil göç süreçleri incelendiğinde gerçeğin hiçte böyle olmadığı görülmektedir. Savaş, siyasi istikrarsızlık, ekolojik felaketler, ekonomik yıkımlar veya etnik, dini ve kabileler arası çatışmalar sebebiyle yerlerini terk etmeye zorlanan birçokları bile ülkelerini terk etmeye yanaşmamakta iç göçü tercih etmektedirler. Turkiye buna cok iyi bir ornektir. En iyi ihtimalle başka gelişmekte olan ülkeye geçmektedirler, ama Kuzeye yarim kureye ya da Batıya değil. Göç edenlerin en az yarısı bir gelişmekte olan ülkeden diğerine göç etmektedir, gelişmiş olan ülkelere değil. Güney-Güney göç akışları rakamsal olarak Güney-Kuzey akışlarına oranla daha anlamlıdır. Hatta bu durum mülteci akımları için de geçerlidir. Örneğin 1990 yılında dünyadaki tahmini 130 milyon göçmenin % 55’i gelişmekte olan ülkelerde yerleşmişlerdi. Dünyadaki mültecilerin % 97’si bilhassa gelişmekte olan ülkelerde(ucuncu dunya ulkelerinde) kalmaktadır (Faist, 2003)

Mevcut göçmen durumuna baktığımızda da aynı tabloya rastlamak mümkündür. Genel olarak, bazı gelişmekte olan ülkeler nüfusları içerisinde yüksek yüzdelerle işçi göçmenleri ve mültecileri ağırlamaktadırlar. Örneğin, Ürdün’de bu oran % 26, Kosta Riko’da % 19’ken, çok göç aldıkları söylenen Almanya’da bu oran % 8, A.B.D.’de ise sadece % 9’ dur (Farrag, 1997). 2002’de dünyadaki mültecilerin ve sığınma hakkı arayanların yarısından çoğu Ortadoğu ve Güney Asya’da yaşamaktaydı. Gidilen yerler arasında ise, pekte akla gelmeyecek bir ülke öne çıkıyordu: İran (Irak ve Afganistan mudahalelerinin sonucu olarak). İran dünyadaki 20 milyondan fazla mültecinin yaklaşık dörtte birine ev sahipliği yapmaktadır (USCR, 2004).

Sonuç olarak, gerçekten ekonomik nedenli göçler ve mülteci akımları daha çok Kuzey-Batı’ya mı oluyor yoksa bu algı manipülasyon ile oluşan/oluşturulan bir yanılsama mı? Sorusunu şöyle cevaplayabiliriz: Özetle, ekonomik olarak gelişmiş ulus devletlerdeki 65 milyondan fazla göçmen anlamlı bir sayı oluşturur, fakat bu, Güneydeki ve Doğudaki iç-göçler ve Güneyden Güneye ve Doğudan Doğuya sınır aşırı göç ile karşılaştırıldığında ufak bir rakamdır. Ancak tüm bu rakamlar, seyahat maliyetlerini azaltan taşımacılıkta ve iletişimdeki devrimler, ekonomik eşitsizliklerin yükselen algılanışları ve sabit demografik baskılar gibi aslında göç etmeleri için zaten fazla olan cekimlere rağmen asla göç etmeyenlerin çok büyük yüzdeleriyle karşılaştırıldığında önemini kaybetmektedir. Kuzey-Batı’daki gelişmiş ulus devletler, çokta dillendirildiği gibi göçmenlerin gelgit dalgaları altında kalmamaktadırlar. Zamaninda somurgelestirdikleri ve bu yolla yer ustu ve yer alti zenginliklerini hortumladiklari ulkelerden yonelen gocmenlerin onunu kesmeye yonelik bir komuoyu olusturma ve alacaklari onlemleri (amarika’da meksika sinirinda silahla insan avlari, avrupa’nin kuzey afrika ve benzeri gecis ulkelerinde kurduklari ve nazi kamplarini andiran multeci kamplari) mesrulastirmaya yonelik bir manevra oldugu aciktir.

Göç, özellikle de mültecilik konularında batılı ülkelerin kopardıkları fırtına onları kendi içinde çelişkiye itmektedir. Bir yandan, son 20-30 yılda dünyanın büyük bir dönüşüm yaşadığı, sanayi toplumundan bilgi toplumuna, modernizimden post-modernizme, ulus devletler dünyasından küreselleşmiş bir dünyaya geçişin yaşandığı iddia edilirken, diğer yandan küreselleşmenin yalnızca fikirlerin iletişimi/dolaşımı, teknoloji transferi, çok uluslu sermayenin nakledilmesi ve malların değiş-tokuşu ile sınırlandırılması ve insanların bu sürece dahil edilmemesi çok büyük çelişki olarak ortada durmaktadır. Bahsi gecen ulkelerin her turlu zenginlikliklerine ozgurce yer degistirme sansi (!) taninirken ayni sans bu zengiliklerin gercek sahipleri ve ureticilerine taninmamaktadir.

Kaynakça

Faist, T. (2003). Uluslar Arası Göç ve Ulus Aşırı Toplumsal Alanlar. Bağlam Yayınları, İstanbul.

Farrag, M. (1997). Managing international migration in developing countries. İnternational Migration Revieiw 35, 3:315-336.

Richer, L. (2006). Le droit de l’immigration. Presses Universitaires de France. Paris

USCR (US Committee for Refugees) (2004). Word Refugee Survey 2004. Washington, D.C.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir