Helsinki Yurttaşlar Derneği ile Röportaj II

Mültecilik Başvurusuyla İlgili Karar Bazen Ölümle Yaşam Arasındaki Çizgidir

BMMYK’nın mültecilik statüsü belirlemesiyle ilgili ne tür sıkıntılar, sorunlar gözlemliyorsunuz?

Aslında 1951 Sözleşmesi’ne taraf ülkeler bakımından iltica taleplerini değerlendirmek ve koruma sağlamak devletin yükümlülüğüdür. BMMYK’nın esas vazifesi ise devletleri mültecilerle ilgili sorumluluk almaya teşvik etmek ve yükümlülüklerine reayet etmelerine refakat etmektir. Ancak devletlerin çeşitli sebeplerden mültecilerin korunmasıyla ilgili taahhüt altına girmemiş olduğu, yada Türkiye gibi sınırlı sorumluluk üstlendiği ülkelerde, BMMYK aslında devletin yapması gereken işi yapıyor: bu ülkelerde uluslararası mültecilik korumasına ihtiyaç duyan kişilerin başvurularını değerlendiriyor. Yani karar verici rolünü üstleniyor. Aslına bakarsanız, dünyanın çeşitli ülkelerindeki BMMYK ofisleri her yıl 100 000’in üstünde bireysel mültecilik başvurusuyla ilgili karar veriyor.

BMMYK tüm dünyada zulüm ve savaşlardan dolayı ülkelerini terk etmek zorunda kalan milyonlarca mültecinin güvenliği için çalışan çok önemli bir uluslararası aktör. BMMYK Türkiye Ofisi kısıtlı bir bütçe ve personel kapasitesiyle yıllardır aslında devletin yüklenmesi gereken ağır bir sorumluluğu taşıyabilmek için var gücüyle çalışıyor. Biz BMMYK çalışanlarının uzmanlıklarından ve gayretlerinden asla şüphe etmiyoruz. Ama bildiğiniz üzere uzun bekleme süreleri ciddi bir sorun. Bugün yeni bir başvurucunun BMMYK’ya kayıt olmak 2-3 ay, kayıttan statü belirleme görüşmesine kadar ortalama 8-12 ay beklemesi gerekiyor. Görüşmeden sonra statü kararı için de yine bir 8-12 ay bekleniyor. Karar olumlu olursa üçüncü bir ülkeye gönderilmeniz için işlemlerin tamamlanması yine 8-12 ay arasında sürüyor. Bir de kazara reddedildiğinizi düşünün, itiraz aşamasını da hesaba katarsanız 3-4 yıla varan süreler Türkiye’de kalan sığınmacıların sayısı az değil. Biz BMMYK’nın kapasite kısıtlarının son derece farkındayız, ama sığınmacılar açısından bu uzun bekleme süreleri yıldırıcı bir etki yapıyor. Türkiye’de zor şartlarda bu kadar uzun süreler dayanmak kolay değil.

BMMYK Türkiye’de devlet “coğrafi sınırlamadan” dolayı çok sınırlı sorumluluk aldığı için mecburen statü belirleme yapmak durumunda. Ama BMMYK’nın mülteciler için karar verici rolünü üstlenmesi, birtakım çok ciddi sakıncaları da beraberinde getiriyor. Biliyorsunuz devlet yurttaşların haklarına reayet etmediği zaman, ortaya çıkabilecek zararların tamir edilmesi mahkemeler yoluyla mümkündür. Hukuk devletinde kanunsuz ceza olmaz, yurttaşların hakları ve devletin yükümlülükleri ‘bağımsız hukuki denetim’ güvencesi altındadır. <b>Keza bugün uluslararası insan hakları hukuku altında, sözgelimi Türkiye devletinin bir sınır dışı kararıyla ilgili olarak önce idare mahkemelerine, sonra gerekirse AİHM’e kadar gidebilirsiniz. Oysa BM devlet değil; BMMYK kararlarını beğenmediğiniz zaman gidebileceğiniz bir mahkeme yok, dolayısıyla hesap verme sorumluluğu çok sınırlı.

Örneğin BMMYK Ankara Ofisi’nin verdiği bir ret kararına itiraz ettiğinizde itiraz dilekçenizi yine aynı ofisten başka yetkililer karara bağlar.  Devletle bir anlaşmazlığa düştüğünüzde mahkeme karar verir ve gerekçeler yayımlar. Oysa mültecilik başvurusu yapan bir kişi reddedildiğinde BMMYK başvurucuya spesifik ret gerekçelerine dair hiçbir açıklama yapmıyor. Unutmayalım ki bir kişinin mültecilik başvurusuyla ilgili karar bazen o kişi açısından ölümle yaşam arasındaki çizgidir. Hatalı bir statü kararı neticesinde bir kişi ülkesine geri gönderilirse sonuçları vahim olabilir.

İşte bu yüzden bizim hYd Mülteci Hukuki Yardım Ofisi olarak BMMYK statü belirleme uygulamalarına yönelik sağladığımız bağımsız hukuki denetim çok önemli. Ama zaten bu konuda BMMYK yetkililerinin de hem Cenevre hem de Ankara düzeyinde çok yapıcı bir tutum takındıklarını belirtmek isterim.  Örneğin BMMYK bizim hukuki temsil sağladığımız başvurucuların ayrıntılı ret gerekçelerini bizimle paylaşıyor. Bu sayede ret kararlarına manalı bir itiraz yapma imkânı ortaya çıkıyor. Keza BMMYK zaten kendi Usul Standartları’nın da öngördüğü üzere, hukuki temsilcilerin statü belirleme görüşmelerinde başvuruculara eşlik etmesine izin veriyor.

Mültecilik statüsünün belirlenmesinde artık İçişleri Bakanlığının da Yabancılar Şubesi aracılığıyla çalışmalar yürüttüğü ve mültecilik statüsü belirlenmesinin polisler tarafından yapılmaya başlandığı gözlenmektedir. Sizce Türkiye mültecilik statüsünün belirlenmesi için yeterli altyapıya sahip mi?

Burada önce BMMYK’nın yaptığı işle İçişleri Bakanlığı’nın yaptığı işi birbirinden ayırmak gerek. Türkiye bildiğiniz üzere dünyada mültecilerin korunmasına temel sağlayan 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne bir “coğrafi sınırlama” ile taraf oldu ve “Avrupa dışından gelen” sığınmacılar açısından bu sözleşme altında herhangi bir yükümlülük üstlenmedi. Bunun anlamı şudur, bir kişi Avrupa dışında bir ülkeden zulüm korkusu sebebiyle kaçıp Türkiye’ye gelirse, Türkiye bu kişiye “iltica etme” hakkı tanımıyor. Yani bu kişilerin Türkiye’de mülteci olup uzun vadede yerleşme hakları yok.

Buna karşılık Türkiye devleti bu kişiler açısından tamamen tek taraflı olarak daha sınırlı bir koruma yükümlülüğü üstlenmiş. Demiş ki, Avrupa dışından gelen ve 1951 Sözleşmesi’ne göre mülteci durumunda olan kişiler Türkiye’ye gelirlerse ben onlara “geçici sığınma” adı altında sınırlı bir koruma sağlamayı kabul ediyorum. Bunun için Emniyet Müdürlüğü Yabancılar Şube nezdinde İçişleri Bakanlığı’na bir başvuruda bulunsunlar. Ben yapacağım değerlendirme neticesinde bu kişilerin gerçekten 1951 Sözleşmesi’ndeki anlamıyla “mülteci” durumunda olduklarını tespit edersem, “başka bir çözüm buluncaya kadar” geçici olarak Türkiye’de kalmalarına müsade edeceğim.

İşte bu “başka çözümü” de BMMYK sağlıyor. BMMYK tamamen Türkiye devletinin izni dâhilinde Türkiye’de “Avrupalı olmayan” sığınmacılar için bir mülteci statüsü belirleme prosedürü yürütüyor. Bu değerlendirme sonunda 1951 Sözleşmesi’ne göre mülteci olduğuna kanaat getirdiği kişiler için “başka bir çözüm” arıyor. Bu çözüm de – Türkiye’de kalmaları imkanı olmadığına göre– üçüncü başka bir ülkeye yerleştirilmeleridir. İşte BMMYK’nın Türkiye’de yaptığı faaliyetin özü budur. Dolayısıyla dikkat ederseniz, bu kişilerin Türkiye’deki durumları bakımından hukuki açıdan asıl bağlayıcı olan Türkiye devletinin vereceği “geçici sığınma” statüsüdür. Bu mantığa göre, Türkiye devleti izin vermedikçe kimse Türkiye’de kalıp BMMYK’ya başvuramaz.

Dolayısıyla İçişleri Bakanlığı’nın bu alandaki faaliyetine, BMMYK’nın “mülteci statüsü belirleme” faaliyetine paralel olarak yürütülen bir “geçici sığınma statü belirleme” prosedürü demek lazım. Türkiye aslında kağıt üstünde uzun yıllardır bunu yapıyordu. Ama yakın döneme kadar uygulama, BMMYK mültecilik statü kararlarını bekleyip, BMMYK’nın kabul ettiği kişilere “geçici sığınma” statüsü vermek, reddettiği kişilerin de “geçici sığınma” başvurularını ret ederek ülkeden çıkmaya davet etmek şeklindeydi. Emniyet altında bu konuyla ilgili gerçek bir kapasite oluşmamıştı. Oysa son yıllarda özellikle AB sürecinin ivmesiyle İçişleri Bakanlığı bu alanda çok ciddi bir kapasite oluşturma sürecine girdi. BMMYK desteğiyle yürütülen kapsamlı eğitim çalışmaları, yeni bir kadrolaşma, bu alanda bir bilişim altyapısının kurulması gibi.

Ama asıl ilerleme 2006 Haziran’ında gerçekleşti. Biliyorsunuz Türkiye’nin hala bir iltica yasası yok. Yukarıda tarif ettiğim rejim 1994 yılında yayımlanan bir yönetmelik çerçevesinde yürütülüyordu. Ama bu yönetmelikte örneğin “geçici sığınma” statü belirleme değerlendirmelerinin nasıl bir prosedüre göre yapılacağı konusunda hiçbir hüküm yoktu. Zaten uygulamada da gerçek bir ayrı statü değerlendirmesi yapılmıyor, BMMYK kararları takip ediliyordu. İşte 2006 Haziran’ında bu kapasite oluşturma ivmesinin yeni bir merhalesi olarak İçişleri Bakanlığı 1994 Yönetmeliği’nin uygulanmasına ilişkin esasları belirleyen bir genelge yayımladı, ve ilk kez detaylı “geçici sığınma” başvuru ve değerlendirme usulleri belirledi. İşte böyle bir süreç sonunda, 2006 yılından itibaren Türkiye devleti gerçek anlamda paralel bir “geçici sığınma” prosedürünü uygulamaya soktu. İşte sığınmacıların yaşadığı illerde Emniyet Yabancı Şube memurlarının yaptığı budur.

Peki bu uygulamayla ilgili gözlemleriniz nelerdir?

Şunu söylemek lazım: Türkiye devleti bu alanda eskiye kıyasla ciddi bir kapasite oluşturmaya başlamış olmakla birlikte, aslında verilen statü kararları itibarıyla hala büyük ölçüde BMMYK kararlarıyla uyumlu bir uygulamayı sürdürüyor. Zaten doğrusu da bu. Neticede Avrupalı olmayan sığınmacılar açısından Türkiye dışında kalıcı bir çözüm bulmak durumunda olan taraf BMMYK. Sözgelimi BMMYK’nın reddettiği bir başvurucuyu İçişleri Bakanlığı kabul etse de, bunun bu kişi açısında uzun vadede bir faydası yok. Ama bazen BMMYK’nın “mülteci” olarak tanıdığı kişilerle ilgili İçişleri Bakanlığı’nın ret kararı verdiği durumlar ortaya çıkmaya başladı. Hatta bazı çok talihsiz sınır dışı örnekleri yaşadık. Tabi burada İçişleri Bakanlığı “biz bu kişinin durumunu kendi prosedürümüz içinde değerlendirdik ve 1951 Sözleşmesi’ndeki tanıma uymadığına karar verdik” diyor, yani sınır dışının hukuki olduğunu söylüyor. Türkiye’de BMMYK’nın verdiği “mültecilik” statü kararının değil, İçişleri’nin verdiği “geçici sığınma” statü kararının hukuki açıdan belirleyici ve bağlayıcı olduğuna şüphe yok.

Ama buradaki soru şudur: Acaba İçişleri Bakanlığı bu alanda gerçekten BMMYK düzeyinde bir uzmanlığa erişti mi? Bizim gözlemimiz bu alandaki kapasitenin henüz bu düzeyde olmadığı yönünde. Ayrıca Türkiye devletinin mevcut prosedürü usul hukuku açısından birçok eksiklik ve sakınca içeriyor.  Tercüman sorunları var. Memurların bu alanda çok hayati olan ülke bilgisi kaynaklarına, karşılaştırmalı içtihat hukuku kaynaklarına erişimiyle ilgili sıkıntılar var. Olumsuz karara itiraz taleplerinin hangi usule göre değerlendirileceği tanımlanmış değil. Red kararı tebliğ edilirken hiçbir gerekçe belirtilmiyor, bu da anlamlı bir itirazı imkansız kılıyor. Başvuru sahibi ve hukuki temsilcisinin değerlendirme dosyasına (yani delillere) erişimi ancak prosedür tamamlanıp kişi reddedildikten sonra idare davası açılırsa mümkün. Haziran 2006 Genelgesi’nde bazı kategorilerdeki başvurucular için (örneğin ülkeye yasal olmayan yollardan girerken yakalananlar) bir “hızlandırılmış usul” tanımlanmış. Bu “hızlandırılmış usul” bir takım temel usul güvencelerinin eksikliği bakımından kaygı verici, ama şu anda uygulanmıyor.

Yine de devletin bu alanda ciddi bir kapasite oluşturma gayretine girmesi son derece olumludur. Yukarıda bahsettiğim kapasite oluşturma sürecinin kısıtlı imkânlar ve kaynaklarla, bu alanda çalışan memurların özverili çabalarıyla ilerlediğine kuşku yok. Kuşkusuz ki kötü uygulamaların yanında, iyi uygulamalar da var. Ama bizim bağımsız bir insan hakları örgütü olarak sorumluluğumuz mevzuat ve uygulamalar düzeyindeki eksikliklere ve ihlallere dikkat çekmek, zaten Türkiye devletinin kendi iç hukuku ve tabi olduğu uluslararası insan hakları yükümlülüklerinin gereği olan güvencelerin tesis edilmesini teşvik etmek.

Bu bağlamda, şu anda İçişleri Bakanlığı’nın uygulamasıyla ilgili asıl sorun statü belirleme uygulamasında değil, “geçici sığınma” prosedürüne erişim noktasında. Sınır bölgelerinden, sınır dışı işlemleri için bekleyen yabancıların kapatıldığı ‘yabancılar misafirhanesi’ diye bilinen ‘idari gözetim’ yerlerinden bize çok sayıda telefon geliyor. Ülkelerine geri gönderilmeleri halinde zulüm göreceklerini ifade eden, sığınma talebinde bulunmak istediğini söyleyen kişilere telefonla danışma sağlamaya çalışıyoruz. Bizim gözlemimiz odur ki bu kişilerin sözlü ve yazılı olarak ifade ettikleri sığınma talepleri her zaman dikkate alınmıyor, çoğu zaman bu kişilerin sığınma talepleri ancak bizim, Af Örgütü’nün ve BMMYK’nın ısrarlı çabaları sonunda işleme konabiliyor. Ama bazen de, hiç bir gayret sonuç vermiyor ve ısrarla zulüm korkusu taşıdığını ifade eden insanlar hiçbir değerlendirme yapılmadan sınır dışı edilebiliyor. Özellikle Istanbul Atatürk Havalimanı’ndaki uygulama son derece kaygı verici, çünkü burada ‘transit bölge’ tabir edilen alanda sınır dışı edilmek üzere bekletilen insanların sığınma talepleri hiçbir şekilde dikkate alınmıyor, ne avukatların ne de BMMYK’nın bu kişilere erişimine izin verilmiyor.. Biz ‘idari gözetim’ altındaki sığınmacıların tutulma koşulları ve sığınma prosedürüne erişim sorunlarıyla ilgili, bize ulaşan kişilerin beyanlarına dayanan bir rapor hazırladık ve çok yakında kamuoyuyla paylaşmaya hazırlanıyoruz.

Türkiye’nin iltica yasası hazırlama çalışmaları yürüttüğü bilinmektedir. Derneğinizle iltica yasası konusunda yürütülen bir çalışma var mı?

İçişleri Bakanlığı yetkililerinin beyanlarına göre, yukarıda sözünü ettiğim Haziran 2006 Genelgesi’nin iltica yasası hazırlıklarına temel teşkil etmesi öngörülüyor. Bu genelge gerçekten çok önemli bir dönemeçtir. Türkiye devleti bu genelge ile ilk kez sığınma/iltica alanında ayrıntılı bir prosedür ortaya koydu; başvuruların hangi usul kurallarına göre değerlendirileceği ve sığınmacıların hak ve yükümlülükleri konusunda ilk kez ayrıntılı bir düzenleme yapmış oldu. Böylece Türkiye devletinin sığınma prosedürü hem uygulayıcılar açısından, hem başvurucular açısından çok daha açık ve öngörülebilir hale geldi, uygulamalarda en azından eskiye oranla bir standart sağlanmış oldu.

Haziran 2006 Genelgesi kuşkusuz ki bir yasa değil ve bazı önemli eksiklikler içeriyor, ama bu genelgenin önemini teslim etmek lazım. Hukuk devletinin ayırıcı özelliği, idarenin her türlü tasarrufu yazılı ve öngörülebilir kurallar dâhilinde gerçekleşir, hak ve yükümlülükler açık olarak tanımlanmıştır, herhangi bir ihlal durumunda bağımsız yargının denetim ve tamir işlevi devreye girer. İşte sadece sığınma alanında değil, her türlü devlet faaliyetiyle ilgili olarak yasalara bu yüzden ihtiyaç var. Bir alanda bir kere yazılı kurallar ortaya konduğu zaman, hem o kuralların kendisi hem de o kurallar etrafında ortaya çıkan uygulamalar tartışılabilir hale geliyor.

BMMYK’nın, iltica yasası hazırlıklarına katkı olmak üzere İçişleri Bakanlığı’nın talebi üzerine, Haziran 2006 Genelgesi ve uygulamalara ilişkin tavsiye nitelikli bir rapor sunmaya hazırlandığını biliyoruz. Biz de bu çerçevede genelgede ortaya konan kurallar ve uygulamaya dair kendi eleştiri ve önerilerimizi geçtiğimiz aylarda BMMYK ile paylaştık. İlerleyen dönemde bu konuda uluslararası standartlar ve dünyadaki iyi uygulamalara dayanan daha detaylı bir somut öneriler paketi hazırlayıp, bu konudaki tartışmaya daha fazla müdahil olabilmeyi umuyoruz. İltica yasası hazırlıklarının bu alanda çalışan sivil toplum örgütleri ve sığınmacı topluluklarının katkılarını da içerecek şeffaf bir süreç içinde ilerlemesi çok önemli..

Yasada neler olmalı, bunu herhalde önümüzdeki yıllarda daha çok tartışacağız. Ama Türkiye’nin önündeki en önemli mesele “coğrafi sınırlama” engelinin kaldırılması ve Türkiye’nin zulümden kaçan insanlara gerçek anlamda kalıcı bir koruma sağlar hale gelmesidir.

Röportaj: Senar Ataman

Oktay Durukan kimdir? 

Oktay Durukan, 2005 yılından beri Helsinki Yurttaşlar Derneği (hYd) Mülteci Hukuki Yardım Ofisi’nde danışman olarak çalışıyor. Mültecilerle birebir hukuki destek faaliyeti dışında, hYd’nin mülteciler alanında yürüttüğü eğitim ve savunuculuk çalışmaları ile ilgili sorumlulukları var.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir