15 yıl beklenen yolculuk

Nur, kendisi gibi konteynerde barınan arkadaşının yanına gidip ona sevdiği oyuncağını hediye etmesi dışında sıradan bir günü yaşar gibiydi. Oysa bugün, mülteci olarak dünyaya gelen ve artık 7 yaşında olan Nur, ikiz kardeşi Nuri ve anneleri Bahar için mülteci hayatlarının dönüm noktasıydı.

Evet, bazı insanlar mülteci doğar; Nur ve Nuri gibi. Onların doğumu, varlıkları, kimlikleri Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü Van ofisinin onlar için hazırlattığı üzerinde doğumlarından birkaç gün sonra çekilmiş fotoğrafları bulunan belgeyle resmiyete kavuşturulmuştu.

Türkiye’ye sığınan her mülteci gibi onlar için de önemli olan başka bir ülkeye gitmek ve orada yeni bir yaşamı kurabilmekti. Bu yaşamı kurabilmek için binlerce insan Ege’de ve Akdeniz’de hayatını kaybetmemiş miydi? O güzel sahiller onlarca cansız bedeni kucaklamamış mıydı? Bugün Nur ve Nuri’nin, anneleriyle beraber BM nezaretinde gidecekleri Kanada mültecilerin düşlediği, çocuk bedeniyle Alan Kurdi’nin de oraya ulaşmak isterken denizde can verdiği ülke değil miydi?

O halde neden Nur ve Nuri, annelerinin yaşadığı heyecanı ve şaşkınlığı yaşamıyordu? Bu yolculuğun öneminin farkında mı değillerdi ya da anneleriyle beraber mücadelesini verdikleri mülteci hayatı artık bütün sıra dışılıkları garipsenmez mi kılmıştı?

Dile kolay annelerinin 15 yıllık mülteci yaşamına doğdukları günden bugüne ortak olmuş bütün zorluklara karşı beraber mücadele vermişlerdi.

Nur, annesi gibi Irak’ta doğmamış, bir kadın olduğu için ailede söz sahibi olan erkeklerin baskısından kaçmak zorunda kalarak yalnız başına Türkiye’ye sığınmamıştı. O, annesi Türkiye’ye sığındıktan 7 yıl sonra dünyaya gelmişti. Belki de bir çocuk olduğu için kadın olmanın zorluklarını yaşamaması gerekirdi. Zaten annesi Irak’tan kaçıp Türkiye’ye sığınmamış mıydı? O halde Türkiye’de olmak başka bir şey olmalıydı. Irak’ta ve Türkiye’de aynı zorluklarla karşılaşacaklarsa annesinin Türkiye’ye sığınmasının bir anlamı kalır mıydı?

Fakat bir yere sığınmak illaki güzel bir yaşamı beraberinde getirmiyor. Nur, yalnız bir kadın olan annesinin yaşadığı zorlukların ona da yansımasıyla daha hayatının ilk yıllarında çetin bir mücadeleyle yaşamı tanımaya başladı. Nur, ilkin o doğmadan annesini terk eden, kuaförlük yaparak para biriktiren, geçimini sağlayan annesinin paralarına el koyan ve başka bir ailesi, çocukları olan, aldatan baba gerçeğiyle tanıştı.

Kimi zaman yalnız olmasını garipsediği annesi hakkında insanların bilir bilmez ithamlarda bulunduğuna kimi zamansa kaldıkları konteynerin taşlanmasına tanıklık etmişti. Belki de kadın olmak her yerde aynı şeyleri yaşamaktı; kimi zaman arzu edilmek, kimi zaman yok sayılmak, kimi zaman kötülenmek.

Kuaför olarak çalışan annesinin işe gidiş gelişlerine ikna olmayan komşularının evi yakmaları, evi annesine kiralayıp yalnızlığına içerleyip erkeksi arzularına karşılık annesine destek olmaya çalışan ev sahiplerinin yoğun “insani” çabaları Nur’un doğumundan önce yaşananlardandı. Tabii Nur ve Nuri’nin doğumuyla her şey normalleşmedi.

Nur ve kardeşi Nuri, birçok yaşantıyı normalleştirip onlarla başa çıktıkça hayat onları hep daha büyük zorluklarla sınadı. Bir gün evde yemek esnasında sağa sola savruluşlarıyla tanıştıkları deprem de 4 yıl boyunca oradan oraya taşındıkları 3 konteyner merkezi yaşantısı da bunlardandı.

Konteyner yaşantısı bazen orada keşfedilen böcekleri izleme, incelemeyle, bazen eşyaların arasına ustaca saklanan farenin çıkışını beklemekle geçti. Küçücük olmasından kaynaklı tıka basa eşyalarla dolu olan konteynırın boğucu halinden kurtulmanın alternatifi çoğu zaman küçük tüplü televizyon oldu. Ama 4 ay elektriksiz kaldıkları soğuk günlerde de o tüplü televizyon olmadan gülmeyi, mutlu olmayı bildiler. Soğuk geceler ısınmak için annelerinin yatağına bir fare misali sokulmaları, güneşin ilk ışıklarıyla buz kesen konteynerin kapısına çıkmaları ve günlerce yıkanamamaları, o dönem yaşadıkları hayatın rutini misali onları bezdirmiyordu.

Bir gün annelerinin göğsünü yoklarken fark edeceği sertlik meme kanseriyle tanışmaları anlamına gelecekti. Anneleri dışında bir aile ferdi, yakınları olmadığı için anneleri iki ameliyat için refakatsiz bir şekilde hastanede yattığında onların devlet yurdunda kalması gerekmişti. Yine de ilk fırsatta konteynıra gelmeleri, annelerinin tedavisi olan kemoterapi ve radyoterapi sürecinde kimi zaman annelerinin sırtına krem sürerek kimi zaman onun mecalsiz halinden medet ummayıp başlarının çaresine bakarak annelerine destek oldular.

Bu hayat onların hayatıydı ve hiç kimsenin olmadığı kadar sorunlarıyla bir başlarına mücadele etmeleri gerekiyordu. Kimi zaman anne çocuklarından güç alıyor, kimi zamansa çocuklar hayatının 15 yılını başka bir ülkeye gitmeyi beklemekle geçirmiş ama yılmadan hayata direnmiş annelerinden güç alıyorlardı.

Ve hayatlarının dönüm noktasını yaşadıkları gün gelip çattığında Nur, arkadaşına bir oyuncağını hediye etmesi dışında sıradan bir günü yaşıyor gibiydi. Nur, yola çıkmayı o günlerde Türkiye’de popüler olan bir şarkının “dualar eder insan mutlu bir ömür için, sen varsan her yer huzur…” sözlerini mırıldayarak bekledi. Sonrasında birkaç valiz, annesi ve ikiz kardeşiyle beraber Kanada’ya gitti.

Aslında onların mülteci yaşamları Geç Gelen Bahar adlı belgesel de hayat bulmasa çoğu mültecinin yaşamı gibi yok sayılmaya, yaşanmamışlığa terk edilecekti. Oysa Geç Gelen Bahar Türkiye’de en uzun süre bekleyen kadın mülteci Bahar’ın ve mülteci olarak doğan Nur ve Nuri’nin mülteci yaşamlarına zihinlerimizi açmak, verdikleri mücadeleyi görmek ve mülteci gerçekliğini anlamak için güzel bir fırsat sunuyor.

https://www.youtube.com/watch?v=htZFkU6Wwd0

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir