Hepimiz mülteci olabiliriz!

Dünya Mülteciler Günü’nde bilelim: Türkiye’deki yüz binlerce Suriyeli çocuğun eğitimi için ciddi çaba yok, çocuk işçi olmaları önemsenmiyor.

2005’te, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) mülteci projesinde staj yaptığım dönemde, hazırladığım projenin adını “hepimiz mülteci olabiliriz” olarak belirlemiştim. Üniversite öğrencilerini mültecilik alanıyla ilgili bilgilendirmeyi amaçlayan proje için bu başlığın uygun olacağını, sorunun anlaşılmasına kolaylık sağlayacağını düşünmüştüm. Ama yine de herkesin mülteci olabileceğini varsaymanın çok abartılı geldiğini itiraf etmem gerekiyor.

Oysa artık dört bir yana savrulmuş milyonlarca Suriyeli mültecinin olduğu, Irak, İran, Afganistan gibi en çok mülteci üreten ülkelerin aynı kararlılıkla vatandaşlarını başka ülkelere muhtaç etme utancını taşımaya devam ettiği, Paris’te bir günde 127, Orlando’da 50 insanın öldürüldüğü ve Türkiye’de bir yıla yakın sürede yüzlerce insanın öldürüldüğü, yüz binlercesinin yerinden edildiği bir sırada hepimizin mülteci olabileceği varsayımı pek de tuhaf görünmüyor.

İnsanları yurtlarından süren gelişmelere bakınca mülteci gerçeğinin adalet ve barış temeline sıkı sıkıya bağlı olduğunu, barışın, adaletin tehlike altında olmasına paralel olarak mülteci sorununun büyüdüğünü görebiliriz.

Mültecileri anlamaya, onlara insanca yaklaşmaya en yakın olduğumuz 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nde mültecilere kulak verirsek, hem güvenmek istediğimiz kaygan zeminimizle yüzleşebiliriz hem de onların gerçekliğini anlamamız kolaylaşabilir.

Binlerce insanın ölümünü daha önce de acı bir deneyim olarak yaşayan Türkiye, artık sadece insanların ölümüne tanıklık etmiyor. Artık yüzlerce insanla beraber şehirlerin de öldürüldüğü bir Türkiye’de, yüz binlerce insanın yerinden edildiği bir gerçekle karşı karşıyayız. Doğudan-batıya, güneyden-kuzeye kimsenin kendini güvende hissetmediği, her gün biraz daha belirsizliğe itilen bir Türkiye herkesi endişelendiriyor.

Akdeniz ve Ege Türkiye’nin iki kıyısını saran ve çoğu insan için tatili çağrıştıran denizler. Aynı denizler on binlerce mülteci için ölüm ve yüz binlercesi için bütün tehlikelere rağmen Avrupa’nın kapısını açan kilit anlamını taşıyor. Bu denizlerin birçok kıyısında insanlar tatil yaparken birçok kıyısı da kimi Alan Kurdi gibi çocuk olan yüzlercesinin cansız bedenine kucak açıyor.

Onların bu denizlerde ölümle dans etmesi çok mu abes? Bir düşünün; siz İran’dan Türkiye’ye sığınan biri olsanız, sırf BMMYK Türkiye Ofisine “ben mülteciyim, beni bir başka ülkeye yerleştirmenizi istiyorum demeniz” için 2018 yılına kadar beklemeniz gerekecek. Eğer Irak’tan gelip Türkiye’ye sığındıysanız yine BMMYK’nın sizi dinlemesi için 2023 yılını beklemeniz gerekiyor. Bu durum Afrikalı ve BMMYK’ya başvuran diğer sığınmacılar için de aynı.

Peki ya Afganistanlı bir mülteciyseniz? O zaman derdinizi anlatabileceğiniz hiç kimseyi bulamazsınız. Çünkü BMMYK Türkiye Ofisi 2013 yılından bu yana bütün çırpınış ve direnişlerine rağmen Afganistanlı mültecilerle ilgili herhangi bir işlemi yürütmüyor. En son 20 Haziran’ın mülteci sorununa geliştireceği kısa süreli duyarlılığa güvenip Multeci.net sitesinde de yer verdiğimiz mektup ile BM Mülteciler Yüksek Komiseri Fillippo Grandi’ye seslenen ve imza kampanyası başlatan Afganistanlı mülteciler umutsuzca bir duyarlılık beklemeye devam ediyorlar.

Suriyeli mülteciler artık her yerde biraz daha zor bir şekilde kabul görüyorlar. Ülkeleri yeryüzünün cehennemine dönüşmüşken, diğer ülkelerin, insanların onlara tahammülü de azaldı. 2015 yılında bir milyondan fazla mültecinin en büyük grubu olarak Avrupa’ya sığınmaları hem bu gerçekliğe hem de geleceksiz bir yaşamı istememeleriyle ilgili bir duruma işaret ediyordu.

UNICEF Türkiye’de kayıtlı 2.7 milyon Suriyeli mültecinin çoğunluğunun okula gidemeyen ve ailelerini geçindirmek için günde 12 saat çalışmak zorunda kalan çocuklardan oluştuğunu belirtiyor. Bu çocukların çok düşük ücrete yaptıkları işler ise daha can yakıcı bir gerçekliği bize gösteriyor. Suriyeli çocukların çoğu merdiven altı işletmelerde ya ülkelerini yok eden gruplar için askerî giysi, kamuflaj dikimi işlerinde ya da çoğu zaman ölümlerine sebep olan bot, can yeleği imalathanelerinde canhıraş çalıştırılmakta. Beş yıldan bu yana yüz binlerce Suriyeli çocuğun eğitimsiz olmasının önüne geçmek için ciddi bir çaba gösterilmezken onların çocuk işçiliğe itilmeleri de görmezden geliniyor. Ülkelerinde süregelen savaşa dâhil olma konusunda gösterilen çabada bir eksiklik yok ama mültecilerin yaşadıkları sorunlar aynı ilgiyle karşılanmıyor ve ülkeler arası ilişkilerde mültecilerin insan olarak görülmek yerine, büyük bir koz olarak değerlendirilmeleri gibi ahlaki olmayan bir durum yaşanıyor.

Avrupa, yani İkinci Dünya Savaşı’nda 40 milyon mülteciyle başa çıkması gereken Avrupa, bugün kullandığımız mülteci teriminin hukuki zeminini sağlamamış,1951 Cenevre Sözleşmesi’ni doğurmamışçasına uzak duruyor mülteci sorununa. 1951 Cenevre Sözleşmesine çekince koyan ülkeleri güvenli saymayan Avrupa Birliği, Geri Kabul Anlaşması’yla Cenevre Sözleşmesine çekince koyan Türkiye’yle mülteci pazarlığına oturmakta bir mahsur görmüyor. Tarafların, çıkarları için oturdukları masada mültecilerin hayatları kayda değer bir anlam taşımıyor.

Dedik ya, 20 Haziran mültecilere duyarlılık göstermeye en yakın olduğumuz zaman. O hâlde Türkiye sınırında donarak ölenleri, öldürülenleri, sınır dışı edilenleri, Beyoğlu Emniyetinde hayatını kaybeden Festus Okey’le benzer bir akıbeti yaşayıp 17 yaşında polislerin nezaretinde ölen, yaşadıklarına tanık olan bütün arkadaşlarının sırra kadem bastığı Lütfüllah Tacik’i hatırlayalım. Onun için adalet isteyelim. Bin bir zorlukla mücadele eden kentli mültecileri, kampların kendine has sorunlarıyla boğuşan mültecileri hatırlayalım.

Öte yandan, 16 yaşında müzik dehası olarak tanımlanan ve bir gecede Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapılan Tambi Esad’ın ve her şeye rağmen yaşam mücadelesine yenik düşmeyen mültecilerin azmini, başarısını unutmayalım. Yunanistan adasına ulaşamadan botları duran ve kardeşiyle beraber botu yüzerek adaya ulaştıran 18 yaşındaki Yüsra Mardini’yi, Türkiye’den Yunan adalarına yüzerek giden Hesham Moadamani’yi analım. Ve aksettirilenin aksine çoğunun en büyük azmi kendi gerçekliğinden kazandığını hatırlayarak onlara kulak verelim.

Mesela yaşadığı bütün zulüm ve baskılara rağmen heyecan ve umut dolu şarkılarını herkes için söyleyen Enzo İkah’a kulak verelim ve onun yaşamını Refugee Here I am belgeselinde izleyelim.

Bütün çaba ve mücadelelerine rağmen sorunlarına çözüm bulamayan, BMMYK’ya seslerini ulaştıramayan Afganistanlı mültecilerin “Afganistanlı mültecilere yönelik ayrımcılığa son verin”imza kampanyasına destek olalım.

Türkiye’de en uzun süre kalan, hayatın ona dayattığı onca zorluğu yalnız bir kadın mülteci olarak göğüsleyen ve en sonunda Kanada’ya gidebilen Bahar’ın yaşadıklarını Geç Gelen Bahar adlı belgeselle izleyip, mültecilerin hayatlarına onların yaşadıklarını bilerek bir anlam verelim.

Ve artık mülteci olmanın sıradanlaştığı bir dünyada insan hakları için, mülteciler için vereceğimiz mücadelenin sadece mültecilere yarar sağlamayacağını, bu mücadelenin aynı zamanda daha âdil ve yaşanabilir bir dünya için şart olduğunu görelim.

Bu yazı P24 sitesinde yayınlanmıştır.

 

Read Previous

20 Haziran Dünya Mülteciler Günü!

Read Next

Mülteci hukuku alanında güncel bazı gelişme ve sorunlar