Batı sınırından doğu Sınırına: Geri Kabul Anlaşması, “Push Back” ve Özbek mülteciler

Her devletin egemenlik yetkisinden kaynaklı olarak kendi sınırlarını kontrol etmek, güvenliği sağlamak, ülkeye giren-çıkanları tespit etmek gibi bir hakkı vardır. Bu esasen kamu güvenliğini sağlamak için gereklidir de. Ancak bu hak mutlak ve sınırsız değildir…

Giriş

Her devletin egemenlik yetkisinden kaynaklı olarak kendi sınırlarını kontrol etmek, güvenliği sağlamak, ülkeye giren-çıkanları tespit etmek gibi bir hakkı vardır. Bu esasen kamu güvenliğini sağlamak için gereklidir de. Ancak bu hak mutlak ve sınırsız değildir; devletlerin egemenlik hakkını kullandığı hemen her alanda olduğu gibi sınırlarda da devletlerin egemenlik hakkı insan hakları hukuku ve uluslararası hukuk ile sınırlıdır, kayıtlıdır. İnsan hakları hukuku devletlerin egemenlik hakkını bu kapsamda her zaman kısıtlar ve ülke egemenliğinin bu alandaki sınırlarını belirler, ona bir takım sorumluluklar da yükler. Dolayısıyla bir ülkenin kara, deniz veya hava sınırlarını aşarak ülke sınırları içine girmek fiili sadece o ülkenin bir iç hukuk meselesi değil, uluslararası hukukun da ilgi alanında bir konudur. Bu halde giriş yapan kişilerin öznel durumlarına göre çok farklı hukuk disiplinleri, koruma prosedürleri veya kovuşturma usulleri uygulanması gerekecektir. Bu kapsamda giriş yapan kişinin her zaman için -medyada ve kollukta çoğu kez ve peşinen yapıldığı gibi- “kaçak göçmen” olarak nitelenmesi ve “sınır dışı işlemleri yapılmak üzere Yabancılar Şube Müdürlüğüne teslim edilmesi” doğru bir hukuki davranış olmayabilir. Sınırı aşarak bir başka ülke sınırları içine giren bir kişinin “düzensiz göçmen” olabileceği gerçeğinin yanı sıra bir mülteci, kaçakçı, adi suçlu, insanlığa karşı suç işleyen bir işkence faili, “terörist”, banka hortumcusu, insan ticareti mağduru gibi kişiler de olabileceği gerçeği unutulmamalıdır.

Bu nedenle öncelikle o kişinin tarafsız ve ehil bir tercüman aracılığı ile dinlenmesi, hikayesi ve delillerinin ülke veri tabanında değerlendirilmesi ve bu konuda karar vermeye yasal olarak yetkili ve uzman mercilerce hakkında bir karar verilmesi gerekecektir. Verilen olumsuz kararlara karşı etkin, adil ve hızlı ilerleyen idari ve yargısal denetim mekanizmalarının varlığı önemlidir. Bu süreç içinde kişinin hukuki yardım alarak derdini doğru anlatabildiğinden emin olması ve beyanlarının etkili işleyen bir idari ve yargısal mekanizmada ileri sürülebilmesi sistemin kontrolü için gereklidir. Tüm bu süreçten ve denetim mekanizmalarından geçerek kesinleşen olumsuz bir karar ile kişi/ler illa da sınır dışı edilecek ise bu sınır dışı işleminin yine insan onuruna yakışır ve kişi güvenliğini tehlikeye atmayacak bir şekilde gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Devletlerin sınırlarına ulaşan veya bir şekilde ülke sınırları içine girmiş kişilerin hukuki durumlarını belirlemek hakkı ve sorumluluğu bulunmasına rağmen eğer ülkede bu konuda çok ciddi ve titiz bir şekilde benimsenen ve takip edilen çok yönlü ve insan hakları hukukunu esas alan bir göç politikası yoksa bu alanda bir boşluk var demektir. Bu boşluğun olması halinde maalesef bu tespit edici/statü belirleyici işlem, süreci takip eden kolluk kuvvetleri tarafından bürokrasi, zaman, emek ve masraf açılarından “çok zahmetli” olarak değerlendirilmektedir. Bilinmektedir ki, bir ülkede herhangi bir konuda merkezi bir politika belirleme aktörü yoksa veya bu aktör olması gereken düzeyde tavır ve inisiyatif almıyorsa uygulamadaki uygulayıcılar hemen bu politika boşluğunu değerlendirir ve bu boşluğu doldururlar. Zira, reel yaşam herhangi bir alanda boşluk kabul etmez. Bu durumda kolluk kuvvetleri yakalanan insanlara onlara uygulanması gereken hukuki rejim ve prosedürün zorluk ve zahmetinden ötürü, sınırı yasa dışı yollardan geçen bu “yükten” bir an önce kurtulmayı düşünmektedir. Bu acele ve telaş kolluk kuvvetleri üzerinden devletlerin bir dizi ciddi insan hakları ihlallerinde bulunmalarına yol açabilmekte, hatta bazı zamanlar yasal zeminden tamamen yasa dışı bir zemine savrulmalarına neden olabilmektedir.

Geri Kabul Anlaşmaları

Bu noktada, geri kabul anlaşmaları üzerinde gittikçe artan bir ciddiyetle ve önemle durulması gereken bir uluslararası hukuk uygulaması olarak karşımıza çıkmaktadır. Artık birçok ülke istemediği yabancılardan “kurtulmak” için bu uygulamanın getireceği imkan ve avantajlardan yararlanmak istemekte, bunun için karşı tarafa ticari imtiyazlar, düşük vergiler veya vize muafiyeti gibi ödünler/havuçlar vaad etmektedir. Türkiye’nin de her ne kadar şimdiye kadar bazı ülkelerle hali hazırda imzalamış olduğu geri kabul anlaşmaları olsa ve bazıları ile de görüşmelerini devam ettirse de, yakın zamanda AB ile vardığı anlaşma kapsam ve mahiyet olarak üzerinde önemle durmayı gerekli kılmaktadır.

Türkiye ile AB arasında “Vize Serbestisi Diyaloğu Mutabakat Metni” ve “Geri Kabul Anlaşması” eş zamanlı olarak 16 Aralık 2013 tarihinde Ankara’da taraflarca imzalandı. İmza töreni hükümet tarafından siyasi bir başarı olarak sunulduğundan olsa gerek bu gelişme ana akım medyada daha çok Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Avrupa’da vizesiz, serbest dolaşımına yönelik 3,5 yıl sonraki mutlu sonun önemli kavşağı olarak değerlendirildi. Oysa Dışişleri Bakanlığı’nın İngilizce olarak sitesine koyduğu “mutabakat metni”ne karşılık, bir anlamda “bedel” olarak hazırlanan ve hukuki hiyerarşi anlamında daha somut sorumluluklar yükleyen “Geri Kabul Anlaşması” üzerinde yeterli düzeyde durulmadı. Bakanlık ve Hükümet bu anlaşma metnini ve üstlendiği sorumlulukları kamuoyu ile net olarak paylaşmadı, sitesinde ilan etmedi. Aslında AB Konseyi’nin 28.11.2002 tarihli kararı ile 2003 yılından bu yana yürütülen süreç ilgili sivil toplum, akademi, yasama organı ve genel olarak kamuoyuna karşı açık ve şeffaf olarak yürütülmedi. Sürecin başında, Türkiye tarafından AB üyeliği yakın hedef olarak görüldüğünden olsa gerek, geri kabul anlaşması önemsiz ve gereksiz olarak değerlendirildi. Ancak sonradan AB üyeliğinin o kadar da yakın zamanda ulaşılabilecek bir hedef olmadığının anlaşılmasıyla bu anlaşma taraflar açısından önemli bir hale geldi. Geri kabul anlaşması sonradan TBMM Genel Kurulu tarafından 25.06.2014 tarihinde 6547 sayılı Kanun ile onaylanarak uygun bulunmuş ve 29044 sayılı Resmi Gazetede 28.06.2014 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Aslında vize muafiyeti ve geri kabul anlaşması konuları devletlerarası hukukun iki ayrı ve birbirinden bağlantısız konularıdır ve normalde birbirlerinden ayrı ele alınırlar. Ne var ki, konu her açıldığında bizde ikisinin birlikte anılması, ikisinin AB ve Türkiye arası görüşmelerde her zaman birlikte ele alınıyor olmasından, hatta birinin diğerinin şartı olarak masada tutulmasından dolayıdır. Bu hususta karşılıklı olarak bir çok zeminde yapılmış çok sayıda açıklama vardır. Bir örnek vermek gerekirse; AB Genişleme ve Komşuluk Politikasından sorumlu Komisyon üyesi Stefan Füle’nin 2011 Türkiye İlerleme Raporunu açıklandığı günlerde, birçok Türkiye gazetesinde eş zamanlı olarak bir makale yayımlamış ve işadamları ve öğrencilere yönelik vize kolaylığı karşılığında Türkiye’nin Geri Kabul Anlaşmasının imzalaması yönünde gerekli adımları atmasını « tavsiye etmiştir ».[1]

Bu ikili anlaşma, kağıt üzerinde çok kabaca, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının AB üyesi ülkelere vizesiz seyahat edebilmeleri ve bunun karşılığında Türkiye’nin kendi ülkesinden transit olarak AB üyesi ülkelere düzensiz olarak geçen 3. ülke vatandaşı veya vatansız göçmenleri geri alma taahhüdü anlamına gelmektedir. Yine kabaca ve basitçe açıklamak gerekirse –teşbihte hata olmasın- vizesiz seyahata karşılık olmak üzere üzüm, incir, fındık veya benzeri bir mal veya ticari emtia da talep edilebilecekken böyle yapılmamış, karşılığında bu Asyalı ve Afrikalı göçmenleri geri almamız istenmiştir. Maalesef mesele bu kadar basittir. Ancak madem ki bu anlaşma ve metinlerin konu kısmında insanlar yer almaktadır, elbette konunun insan hakları hukukuna bakan, insanî bir yönü vardır ve bu nedenle önemle üzerinde odaklanmak gerekir. Normalde uluslararası koruma talebinde bulunan kişiler geri kabul anlaşmasına konu olmadığından Geri Kabul Anlaşması hakkında ufacık da olsa endişe etmememiz gerekir, ancak uygulamanın nasıl yürütüldüğüne dair önemli bir saha tecrübemiz olduğundan ortada panik yapmamızı gerektirecek bir durum olduğu anlaşılmaktadır.

Bilinmektedir ki, çoğu ülkede olduğu gibi AB üyesi ülkelerde de sınır aşan yabancılara ilişkin onlarla muhatap olan kolluk tarafından gerçek bir inceleme yapılmamakta ve ülkeye geliş nedenlerini anlamaya yönelik ciddi bir uğraş verilmemektedir. Neredeyse bu kişilerle gerçek anlamda konuşulmamaktadır. Birçok ülkede ülke otoritesine kişinin iltica ve uluslararası koruma talebini kayda geçirebilmesi çok ciddi emek ve uğraş isteyen bir iştir. Bu taleplerin kayda alınmayıp sınırdışı işlemlerinin başlatması birçok ülkede yaygın bir uygulamadır. Özellikle Türkiye’yi transit geçiş ülkesi olarak kullanan kişilerin AB’ne giriş ülkeleri olan Yunanistan ve Bulgaristan’a ulaşmaları halinde bu ülkeler tarafından uluslararası mülteci hukukunun gereklerinin yerine getirilmesi, çok nadir gerçekleşen bir uygulamadır. İltica prosedürüne almama, mevcut geri kabul protokolleri kapsamında resmi yollardan geri verme, gerekirse resmi yoldan geri gönderme zahmetine katlanmadan sınırdan push-back denilen geri atma veya geri itme şeklinde fiili bir durum oluşturma pratiklerinin çokluğu, bunu yapan kolluk kuvvetlerinin hiç bir müeyyide ile karşılaşmamaları  “burada bir devlet politikası var, bu kadar ‘münferit olay’ olamaz” diye düşünmemizi sağlamaktadır.

Tahminlerimiz bir yana, bu iki ülkenin kara sınırlarına dikenli telden çit ve duvar inşa ettikleri, hendek kazdıkları, Rabbit-S muhafız gücü oluşturdukları, deniz sınırlarını sadece kendi ülkelerinin Sahil Güvenliği değil AB Sınır Muhafaza Gücü FRONTEX’in gemilerinin koruduğu, “Suriyelileri sınırdan geri gönderdikleri” hakkında açıklama yaparak övünmeleri gizli saklı bir durum değildir. Bunlar 21. asır başında açık ve hatta övünülerek anlatılan sınır güvenliği sağlama metotlarıdır. Bu fiziki engelleri aşabilmek hiç kolay değildir ve bu yüzden insan kaçakçılığının, bu örgütlü suçun, doğup gelişmesini sınırlarını bu hale getiren ülkeler sağlamıştır. Bu anlamda sınırlarda alınan önlemlerin arttırılması ve duvarların yükseltilmesi aslında bu meslek grubunun gelirini arttırmaya ve düzensiz hareket eden kişiler açısından da daha çok yaşamsal risklerin alınması anlamına gelmektedir. İşte Geri Kabul Anlaşmasına konu olan insanlar tüm bu aşılması çok çok zor engelleri aşarak bir insani korumaya kavuşacağını düşünen, bunun için yolculuğunun başında ölümü göze alan, ancak derdini dinlemeye yönelik hiçbir cılız çabaya dahi rastlamadan geri gönderilmek istenen insanlardır. Geri Kabul Anlaşmaları bu kapsamda “Kale Avrupası”nın uzun zamandır yürüttüğü ‘sınır kontrolünü sınırların ötesine taşımak politikasının’ bir alt ürünüdür.[2]

Geri Kabul Anlaşmalarının çok hayati insan hakları sorunları doğurabileceğini gözetmek gerekir. Bunun şimdiye kadar sonuçlarını tam olarak ölçen ve değerlendirebilen bir mekanizma kurulmamıştır, izleme imkanları oluşturulmamıştır. Ancak vereceğim şu örnek üzerinden durumu anlamaya çalışabiliriz: Suriye’de yaklaşık 3 yıl önce başlayan olaylardan bu yana Türkiye “açık kapı” uygulaması ile Suriye’den kaçan kişilere (her ne kadar hukuki tanımlamada bir karmaşa yaşasa da) bir uluslararası koruma sağlamaktadır. Ülkeye gelen kişiler kendi rızaları olmaksızın ve istisna kabilinden olaylar hariç tutulursa Suriye’ye geri gönderilmemektedir. Olması gereken de budur. Ancak unutulmaması gereken husus, şikayet edilen ülkedeki rejim uygulamalarının 3 yıl önce değil, çok uzun yıllardır devam edegeldiğidir. Madem ki Suriye’deki bu rejim bu kadar uzun yıllardır bu insan hakları ihlallerinden sorumludur; 10 Eylül 2001 tarihinde Türkiye ile Suriye arasında imzalanan Geri Kabul Anlaşmasına göre İçişleri Bakanlığı-Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bilgi edinme yasası kapsamında Mülteci Der’e verdiği 22 Ekim 2013 tarihli cevaba göre 2002-2013 yılları arasında niçin 2.675 insan Suriye rejimine bizzat teslim edilmiştir?

Türkiye’nin kendi ülkesinden sınır dışı ettiği insanların akıbetini takip etme gibi bir devlet pratiği bildiğimiz kadarıyla yoktur. Ancak örneğin Uluslararası Af Örgütü Türkiye’den de sınır dışıların konu edildiği, geri kabul anlaşmaları ile değişik ülkelerden Suriye’ye sınır dışı edilen insanların Suriye hapishanelerindeki çok kötü akıbetlerine yönelik somut kişilere ilişkin raporlar hazırlamıştır. Peki Türkiye tarafından 2002-2013 yılları arasında kaçtıkları Suriye rejimine gerisin geri teslim edilen ve resmi sayılarının 2.675 kişi olduğu bizzat İçişleri Bakanlığı tarafından bildirilen kişilerin hukuki, ahlaki ve insani sorumluluğu kimin üzerindedir? Umarız sadece bu örnek geri kabul anlaşmalarının neden olabileceği insan hakları ihlallerinin çapı ve muhtevası hakkında bir fikir verebilir ve endişeye sevk edebilir.

Tüm bu nedenlerle Türkiye’nin vatandaşları lehine vize serbestisi çabasında bulunurken bunun karşılığında Avrupa’nın sınırlarına ulaşmış ve belki de uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının arayışında olan 3. ülke vatandaşlarını kaçmış oldukları ülkeye teslim etmeyi taahhüt eden bir geri kabul anlaşmasını aynı masada konuşmak kanaatimizce ahlaki değildir. Bu durum ister istemez bir hizmet ve mal değiş tokuşu olarak algılanacaktır. Meselenin bu şekilde ve böylesi bir zeminde ele alınması rahatsız edicidir. Bu nedenle TBMM’ne bu anlaşmayı onaylamaması yönünde bir çağrıda bulunmak boynumuzun borcudur. Vizesiz, serbest dolaşımın sağlanabilmesi için geri kabul anlaşmaları çerçevesinde insan hayatlarını konu alan taahhütler altına girmek yerine bazı Avrupa mahkemelerinin Türkiye vatandaşları lehine vize serbestliği imkanı veren kararlarının siyasal zeminde zorlanması gerekmektedir. Siyasi ve ekonomik anlamda güçlü bir Türkiye, serbest dolaşım hakkı elde etmede başka insanların hayatlarını konu alan geri kabul anlaşmaları imzalamak zorunda kalmayacaktır. Bu haliyle Türkiye kamuoyunun da bu vizesiz seyahatin bedelleri hakkında durup düşünmesi, kendileri lehine sağlanan bu imtiyazın kimlere fatura edileceğini hesaplaması ve ona göre bu “lüksten” yararlanması gerekmektedir.

Push back vak’aları

Bu şekildeki devletlerarası ilişkilere konu olan geri kabul anlaşmaları mahiyeti gereği yasal bir zeminde yürümesi gerekmektedir. Ancak bu durumun karşılığında uygulamada sınır boylarında çok daha karanlık bir alanda kalan ve yine mahiyeti gereği yasal olmayan bir zeminde ilerleyen bir başka reel gerçeklik vardır. İngilizcede “push back” denilen bu uygulama kanaatimizce fiilin gerçekleştirilme şekline göre Türkçe’ye daha çok sınırın iç kısımlarından toplanılarak gerçekleştiriliyorsa “geri atma” veya tam sınır bölgesinde, sınırı geçme aşamasında gerçekleştiriliyorsa “geri itme” olarak çevrilebilir.

Her ne kadar Lampedusa ve Malta’nın bulunduğu Orta Akdeniz rotası kamuoyu gündeminde ağırlıklı olarak bulunsa da, Avrupa’ya girişte Yunanistan’ın bulunduğu Doğu Akdeniz rotasında daha yoğunluk yaşamaktadır. Frontex’in 2012 rakamlarına göre Arap baharının yaşandığı Kuzey Afrika bölgesinin karşısında bulunan Orta Akdeniz rotasından 10.380 kişi giriş yapmış olmasına karşılık, Doğu Akdeniz rotasından 37.220 kişi giriş yapmıştır. Elbette ölümler ile en temel insan hakkı olan yaşam hakkı sona erdiğinde, kamuoyunun ilgisi daha çok oluşmaktadır. Ancak ölüm haberlerinin gelmediği sınır bölgelerinde insan hakları ihlallerinin yaşanmadığı düşünülmemelidir.

Derneğimizin 2011 yılından bu yana yaptığı çalışmalarda topladığı bilgiler, dinlediği tanıklıklar vasıtasıyla Yunanistan’ın Türkiye sınırında olması gereken duruma hiç uygun olmayan, yoğun, sistematik ve kaba insan hakları ihlalleri yaşandığını gözlemledik. Türkiye-Yunanistan kara veya deniz sınırını aşmak üzere olan, aşıp Yunanistan’a ulaşan, karaya ayak basan, bazen birkaç saat, bazen birkaç gün, bazen aylarca Yunanistan içinde yaşayan ve hatta Yunanistan’da iltica başvurusunda bulunmuş ve kayıt altında bulunan çok sayıda kişi duruma göre Yunanistan kolluk kuvvetleri tarafından gayri resmi olarak Türkiye’ye doğru geri atılabilmektedir. Maalesef göç terminolojisine son dönem giren bu kavram ile anlatılmak istenen; ülke sınırları içine girmiş kişilerin herhangi bir şekilde bireyselleştirilmiş başvuruları dinlenmeden, herhangi bir hukuki mekanizma kullanılmadan, tamamen hukuk dışı bir zeminde, dolayısıyla karşı ülke kolluk kuvvetlerine bizzat ve tutanakla teslim edilme işlemi olmaksızın, zorla, bazen insan onuruna aykırı bir şekilde ve kötü muamele eşliğinde, çoğu zaman da hayati tehlike oluşturacak şekilde sınır dışına çıkararak bir yere bırakılması, atılması veya itilmesidir.

Derneğimizin daha çok gözlem yaptığı coğrafyada tanıklıklarına başvurulan kişilerin anlatımına göre sınıra ulaşma aşamasında bulunan veya bir şekilde sınırı geçmiş kişilerin başlarına çok kötü şeyler gelebilmektedir. Öncelikle gelen kişilerin üzerlerindeki cep telefonları, paraları ve değerli eşyalarının zorla alınarak (bu eylem Ceza Hukuku açısından gasp oluyor ve tabiî ki bu el koyma işlemine ilişkin herhangi bir tutanak veya kayıt tutulmuyor) Türkiye karasularına atılmaları söz konusu oluyor. Bu eylem bazen bir lastik bota bindirilerek Yunanistan adalarına çok uzak ama Türkiye karasına yakın bir yerde botun özel bir şekilde delinerek kişilerin can havliyle botun havası bitmeden önce mecburen ve telaşla karaya doğru gitmeye çalışmasını sağlamak şeklinde oluyor. Bazen motoru ve kürekleri alınmış bir şekilde Türkiye karasına yakın bir noktada bırakarak hareket edememelerini sağlamak ve Türkiye Sahil Güvenliğine ihbarda bulunmak şeklinde oluyor. Bazen ise uluslararası sulara kadar getirildikleri gemilerden (radar takibini gözeterek) bu noktada radarda görünmeyen lastik zodyak botlara alınarak çok hızlı bir şekilde Türkiye sahillerine yakın bir mesafede denize atlamalarını istemek, buna zorlamak ve hatta atmak şeklinde gerçekleşebiliyor. Hava ve deniz koşullarına göre çoğu kez hayati tehlike oluşturan bu eylemler özellikle denize atma eylemlerinde yüzme bilmeyen kişiler söz konusu olduğunda maalesef ölümle de sonuçlanabilmektedir.

Yunanistan kolluk kuvvetlerinin bu şekildeki sistematik tutumları genel olarak bilindiğinden sınırı düzensiz olarak geçmek isteyen kişiler tarafından sayıları ve kullandıkları taşıta da bağlı olarak deniz üzerinde farklı taktik ve uygulamalar geliştirilebilmektedir. Yunanistan karasularına ulaşmak üzere olan bir taşıt motorlu değilse Yunanistan kolluk kuvvetlerinin karasuları hizasında durması, beklemesi, gelen taşıta dalga oluşturacak şekilde manevra yapması ile bu engeli aşabilmek fiilen mümkün değildir. Bu durumda Yunan kolluk kuvvetleri engelini aşamayan, Türkiye’ye geri dönmek de istemeyen kişiler uzun süre denizin ortasında bekleme pozisyonunda kalabilirler. Bu durumda genellikle Yunan yetkilileri Türk yetkililerine haberleşme araçları üzerinden çağrıda bulunarak Türkiye tarafından geldiği belli olan ve denizin ortasında durma pozisyonunda bulunan kişilerin alınmasını talep etmektedir. Bu nedenle Türkiye’ye geri dönmek istemeyen denizin ortasındaki kişiler bazen bu aşamada son şans olarak adeta hayatları üzerine ciddi bir kumar oynamakta ve Türk yetkililerin gelip kendilerini denizden almalarına zaman tanımadan kullandıkları botu veya deniz taşıtını tahrip ederek ölümcül tehlike oluşturacak şekilde denize düşmelerini sağlamaktadır. Bu karar genellikle kollektif bir karar olmamakta ancak içlerinden bazılarının evvelce başkalarının tavsiyesi ile kafalarına koydukları bir plan olmaktadır. Burada düşünülen ; kendilerinin yaşamsal tehlike oluşturacak şekilde denize düşmüş olduklarının Yunan kolluk kuvvetleri tarafından görüleceği ve buna insanlık adına seyirci kalınmayarak kendilerinin kurtarılacağı, dolayısıyla Yunan gemisine alınacakları beklentisi, tahminidir. Ancak kendi yaşamları üzerine oynanan bu kumarda beklenti ve tahminler bu kadar iyimser bir zeminde ilerlemeyebilir, bunun bazı çok kötü ve olumsuz sonuçları gerçekleşmiştir.

Bu durumda olan ve yukarıda tanımlamaya çalıştığımız şekliyle geri atma ve itmelere maruz kalan kişiler, yaşadıkları durumun doğası gereği genellikle herhangi bir adli veya idari denetim ve şikayet mekanizmasını işlet(e)memektedirler. Bu nedenle bu sınır boylarında yaşanan ağır, yoğun ve sistematik bir idari pratik olduğunu düşündüğümüz ve iddia ettiğimiz insan hakları ihlalleri çok büyük bir oranda gün yüzüne çıkmamakta ve insanlığın bilgisine sunulmamaktadır. Bu ihlallerin mağdurları çoğu kez tekrar kaçakçılar vasıtasıyla Yunanistan’a girmeye çalışmakta, her defasında kolluk kuvvetlerine yakalanma riskini azaltmak için daha riskli hava ve deniz şartlarında yola çıkmaktadırlar. Ancak az bir kısmı yaşadıklarından korkarak vazgeçmekte, kolluk kuvvetleri de her defasında daha korkutucu davranarak yeni teşebbüsleri engellemeye ve caydırmaya çalışmaktadır. Bu uğursuz döngü her geçen gün daha kötü bir sonuca doğru evrilmektedir. Maalesef bu idari pratik Ege Denizi ve Trakya’daki Meriç nehri üzerinde uzun süredir devam etmektedir. Human Rights Watch (HRW) 2008 yılında[3], Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) 2013 yılında[4] (4), Pro Asyl yine 2013 yılında[5] bu alanda bahsedegeldiğimiz insan hakları ihlallerini raporlaştırmışlardır.

Oysa, her makul seviyede hukuka sahip devlet gibi Yunanistan ve AB ülkelerinde de geri atma ve itme eylemleri hukuka aykırıdır, suçtur. Başta 1951 Cenevre Sözleşmesi, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı (madde 19), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) (madde 3), bu konudaki iki ayrı özel usul yönergesi bu türden gayri resmi sınır dışı işlemlerini yasaklamaktadır. Bu konuyu düzenleyen AİHS 4 Nolu Protokol (özellikle 4. Madde) her ne kadar Yunanistan tarafından onaylanmasa da bu alanı düzenleyen yasağın AB Temel Haklar Şartında yer alması ile Yunanistan açısından bağlayıcılığı açıktır. Kuşkusuz, ölümcül tehlikeler içeren ve çoğu zaman kötü muamele ve insanlık onuruna aykırı eylemler eşliğinde gerçekleştirilen itme eylemleri, ceza hukuku anlamında da suç konusu oluşturmaktadır. Bununla birlikte bu yönde az sayıda yapılan şikayetin hiçbir sonuca ulaşmaması ülkede bu alanda çok ciddi bir “cezasızlık” durumunun varlığını, buna bağlı olarak da bu eylemlerin “sistematik” ve bir “idari pratik” olarak yürütüldüğünü bize göstermektedir. Oysa bu geri itmeler nedeniyle birçok insan hak ettiği uluslararası koruma mekanizmalarına erişememekle çok ciddi ihlallere maruz kalmaktadır. Ulusal veya uluslararası hiçbir idari, yargısal veya sivil izleme ve denetimin yapılamadığı için bu karanlık alanlar kuşkusuz insanlığın da karanlıkta kaldığı alanları oluşturmaktadır.

Yunanistan-Türkiye arasındaki alanda gerçekleşen bu ihlallerde Yunanistan yargı organları nezdinde gözlemlenen cezasızlık durmuna karşılık çoğu ihlallerin Türkiye karasularında gerçekleşmesi nedeniyle Türkiye yargı organlarında da görülmesi gereken hareketlilik de gözlemlenmemektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu madde 8’e göre zaten bu kapsamda Ege Denizi ve Meriç üzerinde işlenen suçlar fail ve mağdurlarının hangi ülke vatandaşı olduğuna bakılmaksızın Türkiye’de işlenmiş olarak haklarında tahkikat yürütülmesi gerekmektedir. Hatta madde 13’e göre bazı fiillerde suç konusu olayların tamamı Yunanistan karası ve/ya karasularında gerçekleşmiş olsa, fail ve mağdurların tamamı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmasa bile suç hakkında Türkiye ceza yasalarına istinaden ceza koğuşturması açılabilir. Örneğin eylemler « işkence » olarak tanımlanabilecek yoğunlukta ise madde 13/c kapsamında bu filler takip edilebilir. Ancak çoğunlukla buna dahi gerek yoktur ve 8. maddenin sağladığı yetki ile bu gerçekleştirilebilir.

Ancak uygulamamıza baktığımızda onca yaşanan ihlale rağmen kıyı ilçe Savcılıkları tarafından açılan soruşturma sayısının son derece az olduğunu, bunların da o tarih ve saatte, o bölgede görev yapan Yunan kolluk kuvvetlerinin Adalet Bakanlığı tarafından Yunanistan makamlarından sorulmasını talep eden yazılarından sonra adeta ilerleyemediğini görmekteyiz. Bildiğimiz kadarıyla sorumlu Yunan kolluk kuvvetlerine yönelik kamu davası açılması şeklinde olumlu sonuçlandırılan cezai tahkikat hiç yoktur. Bu durum kanaatimizce Türkiye yargısı ve başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere Türkiye Hükümeti üzerinde son derece infiale neden olması gereken bir durum olarak değerlendirilmesi gerekirken görebildiğimiz kadarıyla bu konuda adeta çıt çıkarılmamaktadır. Türkiye, sınırları içinde işlenen bu ağır, adi ve sistematik suçlara karşı çokça gürültü çıkarması gerekirken bu durumu ne ulusal, ne de uluslararası yargı ve siyaset merkezlerine taşımamakta, neredeyse hiç telafuz etmemektedir. Türkiye’nin başta bu bölgede görev yapan ve ihlalleri birinci derecede tespit eden  Sahil Güvenlik personeli başta olmak üzere pek çok kamu personeli bu duruma çok şaşırmaktadır. Türkiye’nin bu alanda ulusal veya uluslararası ölçekte bulunduğu girişimler varsa bunlar kamuoyu ile paylaşılmalı ve görünür olmaları sağlanmalıdır. Ancak eğer varsa bu girişimlerin çok yetersiz ve hiç etkili olmadıkları bu sistematik ihlallerin rutin olarak devam etmesinden belli olmaktadır. Bu nedenle uluslararası kamuoyunu da etkileyecek ve arkasına alacak, onlarla birlikte çalışacak bazı yeni girişimlere ihtiyaç olduğu çok açıktır. Bunun yapılmadığı sürece Türkiye yetkililerinin bu sistematik uygulamadan aslında rahatsız olmadıkları, belkide bu durumun devamından beklenen bir fayda olduğuna dair gizli bir politika olduğu sonucunu çıkarmak mantıksız olmayacaktır.

Türkiye’de bu alanda her ne kadar son dönemde çok ciddi yasal ve idari gelişimler gösterse de bugün uluslararası standartlara uygun etkin ve adil işleyen bir uluslararası koruma mekanizması yoktur. Etkin işleyen idari, yargısal ve sivil bir denetim Türkiye iltica prosedüründe bulunmamaktadır. Bu nedenle Türkiye, iltica prosedürü ve mekanizmaları açısından AB ülkeleri nezdinde “güvenli transit ülke” sayılmamaktadır. AİHM uzun süredir iltica alanında Türkiye’de etkin işleyen bir idari ve yargısal denetim mekanizmasının bulunmadığının tespiti yönündeki içtihadını muhafaza etmektedir. Türkiye’ye ulaşan ve aslında kişisel durumları iltica hukuku korumasını gerektirir birçok kimse Türkiye’de adil ve etkin işleyen bir mekanizmanın olmadığını düşünerek veya işiterek veya bu hususta insan kaçakçılarının bilgilendirmesi altında iltica başvurusunda bulunmamaktadırlar. Bazıları ise iltica talebinde bulunup iltica prosedürü içine girdiklerinde koşulların dayanılmaz olduğunu görmektedir. Hatta Türkiye’deki paralel prosedür gereği önemli rol sahibi olan BMMYK’den mülteci statüsü almış olmasına rağmen uzun yıllar 3. ülkelere yerleştirilemeyen kişiler bir süre sonra Türkiye’deki şartlara tahammül edememektedirler. Son yıllarda Türkiye’ye sığınan mültecilerin sayısındaki dramatik artış ve Suriye’deki iç savaştan kaçan kitlesel akım Türkiye’de bu alanda zaten sorunlu olan mekanizmayı iyice zora sokmuştur. Özellikle Suriyeli ve Afgan sığınmacıların sorunlarına çare üretmekte çok ciddi zorlanan BMMYK Türkiye Temsilciliği 3. ülkelere yerleştirme oranlarında da zayıf kalmaktadır. Ülke içinde ve geri gönderme merkezlerinden iltica prosedürüne erişimlerde ciddi sorunlar olduğu değerlendirilmektedir.

Dolayısıyla Türkiye üzerinden Yunanistan’a geçen ve uluslararası koruma arayışında bulunmak isteyen bir kişinin “geri itilmesi” çok sorunlu bir bölgeye itme anlamına gelmektedir ve kişiyi kısa zamanda zincirleme bir mekanizma ile aslında iltica nedenleri ile kaçtığı ülkesine iade edilmesi sonucunu doğurabilir. Bu durum Yunanistan’dan Türkiye’ye “geri kabul anlaşmaları” kapsamında resmi olarak iade edilen kişiler için de geçerlidir. Tüm bu nedenlerle Yunanistan’ın sınırları içine ulaşmış bu kişileri sistematik bir rutin olduğunu düşündüğümüz bir şekilde geri atma veya itme eylemlerine artık bir son vermesi, sorumluları hakkında idari ve yargısal yaptırımları uygulaması, benzeri eylemlerin tekrarlanmaması için gerekli tedbirleri alması gerekmektedir.

Özbek Mülteciler olayı

Türkiye’nin batı sınırlarında bu türden olaylar yaşanırken doğu sınırlarında da benzer olaylar yaşanabileceğini tahmin etmek zor değildir. Bu tahmini ön yargılı ve kötü niyetli bir bakış açısı ürünü olarak değerlendirmemek gerekmektedir. Ülkemizin doğusu batısına kıyasen sınır izleme, medya takibi, sivil toplum kuruluşlarının kapasitesi ve uzun yıllardır yaşanan “güvenlik sorunlarından” ötürü çok daha karanlıkta kalmaktadır. Keza, sınırın öte tarafında bulunan İran, Irak ve Suriye gibi devletlerde de özgür ve bağımsız medya ve sivil toplumun gelişmemiş olması sınırların denetimi ve yaşanan insan hakları ihlallerinin kamuoyuna taşınmasını zorlaştıran faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysa bu sınırlarda da çok ciddi insan hakları ihlallerin yaşanabileceğini gözetmek gerekir.

Bu kapsamda üzerinde önemle durulması gereken bir olay geçtiğimiz yıllarda Türkiye’nin İran sınırında yaşanmıştır. Bu olay, iltica konusu her açıldığında hep övünülerek sözü edilen bu alandaki tarihi mirasımız ile hiç örtüşmeyen ve tarihimize kötü bir sayfa olarak eklenecek bir iltica vak’ası olarak az sayıdaki kişinin tanıklığı ile ancak dar bir çevrede konuşulmuş ve kayda geçmiştir. Ancak bizce ülkenin iltica tarihinde kötü bir kara leke olarak beliren bu vak’anın genel kamuoyu tarafından da öğrenilmesinde büyük bir yarar ve gereklilik vardır. Bu, bizim Türkiye sınırlarında bu alanda tam olarak nelerin yaşandığının bilinmesi, tartışılması ve sorunlarının üzerine gidilmesine fırsat tanıması açısından önemsediğimiz bir durumdur. Belki ancak böylesi somut vak’alar üzerinden hakkında konuştuğumuz kişilerin birer rakam değil, ciddi dramlar yaşayan insanlar olduğunu anlama fırsatı bulabiliriz. Bu somut vak’ada bizim açımızdan özellikle üzerinde durulması gereken nokta olay konusu kişilerin yaşadıklarının önemli bir kısmının burada, Türkiye’de yaşanması olmuştur.

Özbekistan’daki insan hakları ihlallerinden ve baskılarından korkup kaçan dört aile (ki, bildirildiğine göre kaçtıkları tarihte Özbekistan’da 8 yetişkinden 7’si hakkında cezai yargılamalar başlamıştı) sırasıyla Tacikistan, Afganistan, Pakistan ve sonrasında İran’a sığınmışlardır. Ancak İran’da da kendilerini güvende hissedememişler ve kendi çocukları da dahil olmak üzere 30 çocuk için eğitim talebinde bulunduklarından sonra üzerlerinde bir baskı kurulmaya çalışıldığını düşünmüşler, sınırdışı edilmekle tehdit edilmişlerdir. Bu nedenle BMMYK İran Temsilciliği tarafından mülteci olarak tanınmış olmalarına rağmen gerekli güvenli korumayı bulamadıklarını belirterek 21 Eylül 2007 tarihinde Türkiye’ye gelerek sığınma talebinde bulunmuşlardır. Türkiye’nin 1951 Sözleşmesine koymuş olduğu coğrafi sınırlamadan ötürü Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ve İçişleri Bakanlığı’na usul gereği paralel yürütülen iki ayrı başvuru merciine iltica başvurularını iletmiş ve Van’da iltica başvurularının sonucunu beklemeye başlamışlardır.  Van Yabancılar Şube Müdürlüğü kendilerine 24 Eylül 2008 tarihine kadar geçerli olmak üzere ikamet tezkereleri düzenlemiştir Hemen hepsinin evvelce BMMYK İran’dan mülteci statüsü almış olmalarından dolayı 5 Ocak 2008 tarihinde BMMYK Türkiye’den hızlı bir şekilde mülteci statüsü almaları zor olmamıştır. Bundan sonra kendilerini kabul edecek 3. bir ülkeye yerleştirilme işlemlerini bekleyerek güvenli bir ülkeye gönderilme hayalleri içine girmişken 12 Eylül 2008 tarihinde başlarına hiç beklemedikleri bir olay gelmiştir

O gün Özbek mülteciler -sonradan kendilerinin Van Barosu başkanı, İHD Van Şubesi başkanı ve Mazlum Der Van Şubesi başkanına anlattıklarına göre- “çocuklarına okul malzemeleri yardımı yapılacağı” gerekçesiyle Van Emniyet Müdürlüğü’ne çağrılmışlardır. Geride kalıp da olanları görerek saklanan bir aile hariç olmak üzere apar topar toplanarak zorla bir otobüse bindirilmiş ve Türkiye-İran sınırında insansız dağlık bir bölgede zorla ve şiddet uygulanarak sınırdışı edilmişler. Türkiye’ye yapmış oldukları sığınma başvurularında Türkiye mevzuatındaki tüm hükümler ihlal edilmiş, başvuruları hakkında hiçbir resmi/yazılı cevap kendilerine tebliğ edilmemiş, dolayısı ile mevzuat gereği hakları olan idari ve yargısal yollara başvurabilme imkanlarına ve yasal sürelerine hiç tahammül ve saygı gösterilmeksizin sınırdışı edilmişlerdir. Kandırılmış, kötü bir şekilde dayak yemişler ve tehdit edilerek korkutulmuşlardı. Aktardıklarına göre sınırdaki dağlık bölgeye sürülürlerken onları sınırdışı eden görevliler “sizi burada istemiyoruz, size burada ihtiyacımız yok!” diye bağırmıştı. İşin daha da kötüsü iki ülke arasındaki dağlık bölgede Türkiye’nin sınırdışı ettiği insanları rehin alarak onlara işkence eden ve yakınlarından fidye almayı meslek edinmiş “bir grup insanın” eline düşmüşlerdir.

Konu açılmışken bu “bir grup insan” hakkında da biraz açıklama yapmakta fayda var: Van’a mülteci çalışmalarından ötürü pek çok kez gidip gelmiş olmama rağmen bu grubun varlığından nedense Van’dan çok uzaklarda, Yunanistan’ın Patra şehrinde haberdar oldum. Orada görüştüğüm bir grup Afgan sığınmacı Türkiye-İran sınırındaki dağlık ve güvenlik güçlerinin olmadığı bölgelerde insanları rehin alıp yakınlarından fidye istemeyi meslek edinmiş bir grup insandan bahsetmişti. Bu insanlar büyük ihtimalle bu tampon bölgenin İran tarafında yaşayan köylüler veya oraya sonradan bu iş için yerleşmiş kaçakçılardı. Bu grup bölgede özellikle Türkiye’nin sınırdışı ettiği sığınmacı ve göçmenleri yakalayıp, rehin alıp onların yakınlarından fidye parası istemek ve bu parayı aldıktan sonra bu kişilerin yeniden Türkiye içine sokulması şeklinde çalışıyorlardı. Söylenene göre,  rehin aldıktan sonra makul düzeyde korkutmak için dayak atmak, soğukta bekletmek, korkma düzeyi yeterli bulunmaz veya yakınları fidye ödemek konusunda ikna olmazsa kulak, parmak gibi organların kesilip yakınlarına gönderilmesi şeklinde daha vahşi ve insanlık dışı faaliyetleri de bulunmakta imiş. Türkiye’nin sınırdışı işlemleri hukuka uygun bir şekilde İranlı yetkililere teslim etme şeklinde olmayıp da insansız bölgeye zorla sürme şeklinde gerçekleşince belli ki bu bölgeyi illegal yoldan ve zorbalıkla para kazanmayı meslek edinmiş bir çetenin mesken edindiğinden bahsedebiliriz sanırım. Bu nedenle Türk makamlarının hukuka aykırı gerçekleştirdiği sınırdışı işlemlerinin sonuçlarından birisi olarak bu mağduriyeti de ayrıca ve özellikle dikkate alması gerekmektedir.

Olayın insan hakları örgütleri tarafından öğrenilmesinden sonra Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) tüm dünyadaki üyelerine sınırdışı edilen 15’i çocuk 24 Özbek mülteci için 17 Eylül 2008 tarihinde İran makamlarına yönelik “sınırdışı edilen kişilerin kurtarılması ve Özbekistan’a iade edilmemeleri talepli” olarak, 18 Eylül 2008 tarihinde ise Türkiye makamlarına yönelik aynı grup içinde yer alan ancak o gün Emniyete geç kaldıklarından yakalanamayan “3 kişilik ailenin sınırdışı edilmemesi” talepli olarak  iki ayrı acil eylem çağrısı yaptı. 22 Eylül 2008 tarihinde ise UAÖ Türkiye Şubesi, Mültecilerle Dayanışma Derneği (Mülteci Der), Helsinki Yurttaşlar Derneği (HYD), İnsan Hakları Derneği (İHD), İnsan Hakları ve Mazlumlarla Dayanışma Derneği (Mazlum Der) ve İnsan Hakları Gündemi Derneği (İHGD) tarafından ortak yapılan bir basın açıklamasında olay “mülteci hukukunun açık ve kaba bir ihlali” olarak tanımlanmış ve işlemin sorumluları hakkında etkin, hızlı, adil ve şeffaf bir soruşturmanın açılması, sonuçlarının kamuoyu ile paylaşılması, benzeri ihlallerin bir daha yaşanmaması için gerekli tedbirlerin alınması talep edilmiştir.[6]

Olumlu bir sonuç veya herhangi bir cevap alınmadı. Daha sonradan Van Barosu toplantı salonunda Van Barosu başkanı, İHD Van Şube başkanı ve Mazlum-Der Van Şube başkanına mağdurların aktardığına göre dayak ve tehditle sınırdışı edilip fidyeci bir grubun elinde rehin olarak kalan mağdurlar, Van’da kalan ailenin fidye parasını ödemesinden sonra Türkiye’ye ikinci kez kaçakçılar vasıtasıyla girebilmişler ve yeniden Van’a ulaşmışlardır.

Ancak Özbek mülteciler için kötü gidişat bu dramatik olayla sınırlı kalmadı ve 11 Ekim 2008 gecesinde Van’da kaldıkları evlerden Polis marifetiyle tekrar toplandılar. İnsan hakları kuruluşlarının İçişleri Bakanlığı, Valilik, Emniyet, Van milletvekilleri ve Savcılık nezdindeki geceli-gündüzlü tüm girişimleri yine başarısız olmuş ve 3’ü bebek 15 çocuk, 1’i hamile 6 kadının da içinde bulunduğu 27 kişilik Özbek mülteciler yeniden sınırdışı edilmişlerdir. Olayı takip eden insan hakları kuruluşları bu kez yanlarında İnsani Yardım Vakfı (İHH) da olmak üzere İstanbul’da bir basın toplantısı düzenleyerek kaygılarını iletmişlerdir.[7] UAÖ Genel Merkezi de konu hakkında kaygılarını Londra’dan yaptığı bir basın açıklaması ile duyurmuştur. Ancak bu ikinci sınırdışı işleminden sonra olayın mağdurları ile irtibat kurulamadığından tam olarak nasıl bir sınırdışı işlemine muhatap oldukları ve sınırın öte yanında başlarına ne geldiği o tarihte anlaşılamamıştır.

Kuşkusuz bir ay içinde Özbek mültecilerin iki kez sınırdışı edilmesi, bunun şekli-şemali uluslararası hukuk ve ulusal mevzuatın kesin ve açık bir ihlali mahiyetindedir. Daha önce sığındıkları hiçbir ülkede güvenlik bulamayan ve sürekli Özbekistan’a sınırdışı edilme korkusu yaşayan Özbek mültecilerin Türkiye devletine sığınmış olmaları da kendilerine bir güvenlik alanı oluşturmamıştır. BMMYK’nın kendilerine mülteci statüsü tanımış olması bu tanıma kararına Türk makamlarının saygı ve uyum göstermemesi üzerine kendilerine hiçbir koruma sağlamamıştır. BMMYK’nın da mülteci statüsü tanıdığı kişilerin sınırdışı edilmelerini önlemeye yönelik tüm çabaları sonuçsuz kalmıştır. Türk makamlarının kararı olumsuz olsa bile bu karara karşı ulusal mevzuatta yer alan idari itiraz ve idari yargıya başvurabilme güvencelerine hiç saygı gösterilmemiş, muhtemelen bu yollara tevessül edilmesini baştan engellemek için tebligat bile yapılmamıştır. Kişilerin yakalandığı gibi dağlık sınır bölgesine doğru hareket edilmesi ve sınırdışı işlemlerinin hızlıca gerçekleştirilmesi ülkedeki yasal, meşru herhangi bir hak arama yoluna başvurulabilmesini imkansız bir hale getirmiştir. Olayın neresinden bakarsanız bakın hukuken savunulabilecek bir noktası yoktur, ortada kaba ve ağır bir ihlal vardır.

İşte tam da bu noktada Türkiye’de Kasım 2008 itibariyle 18.000 sınırına dayanmış sığınmacı ve çok sayıda düzensiz göçmen varken niçin bu 3’ü bebek 15 çocuk ve 1’i hamile 6 kadının içinde bulunduğu 27 kişilik Özbek mülteci tam da BMMYK tarafından mülteci olarak tanınarak uluslararası koruma altına alınmış ve çok yakın zamanda bir üçüncü ülkeye yerleştirileceklerken ısrarla iki kez uluslararası ve ulusal hukuka aykırı olarak İran’a sınırdışı edilmişlerdir sorusu kafamıza takılmaktadır. İçişleri Bakanlığı yetkilileri menşe ülke olan Özbekistan’a değil İran’a sınırdışı işleminin yapıldığının altını çizerek İran’ın bu kişiler için “güvenli ülke” olduğunu iddia etmektedirler, ancak birçok açıdan İran’ın Özbek mülteciler için güvenli bir ülke olarak kabul görmediği bilinmektedir. Kaldı ki durum böyle olsa dahi olayımızda yukarıda değinmeye çalıştığımız iltica hukukuna yönelik ihlallerin “yürürlükteki mevzuata uygun olarak bir sınırdışı işleminin yapıldığını” iddia edilemeyecek kadar açık ihlaller olduğu bellidir. Mamatkulov, Askarov & Türkiye davasına konu olan Özbek mülteciler olayı henüz hafızalarda taze ve vicdanımızı kanatmaya devam ederken, yine çok sayıda kadın ve çocuğun içinde yer aldığı bu Özbek ailelerin sınırdışı edilmeleri yönündeki acele, gayret ve kaba ihlaller anlaşılır değildir.

İşte tam da bu nedenle, birinci sınırdışı işleminin yapılmasından sonra biz konuya dikkat kesilmişken dönemin Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Özbek mevkidaşı Vladimir Norov ile “AB-Orta Asya Forumu” nedeniyle bulundukları Paris’de bir araya geldiklerini ve diğer bazı konular yanı sıra Türkiye’ye sığınan Özbek mülteciler hakkında da konuşulduğunu öğrenmemiz dikkat çekici olmuştur. Bu haber ister istemez bizim acaba Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nde Mamatkulov-Türkiye davasında oldukça önemli ve uzun yıllar tartışılan “Türkiye-Özbek mülteciler” ilişkisinin benzeri bir durum ile karşı karşıya olup olmadığımız sorusunu zihinlerimize taşımıştır. Nedense uzun bir zamandır Türkiye ile Özbekistan arasındaki resmi temaslarda basına konu olduğu kadarıyla öğreniyoruz ki “Türkiye’ye sığınan Özbek mülteciler” her zaman konuşulan konular içinde yer almaktadır. Bu belki birçok ikili ülke ilişkisinde söz konusu olabilir ancak unutulmamalıdır ki, devletler kendilerine sığınan kişilerin iltica hakkına her zaman saygılı oldukları ölçüde insan hakları standartları yüksek bir ülke muamelesi görürler.

Bu olayda birlikte çalışarak önemli bir çalışma pratiği gösteren insan hakları örgütleri diğer başvurularının yanı sıra ilk sınırdışı işleminden sonra 19 Eylül 2008 tarihinde TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanlığı’na da bir başvuruda bulunmuşlardır. Komisyon başvuruyu ciddi bularak konu hakkında çalışmaya başlamıştır. Şüphesiz iltica alanında alınan kararlarda ve yapılagelen sınırdışı işlemlerinde şimdiye kadar idari ve yargısal denetim mekanizmaları hemen hiç işletilmemektedir. Bu nedenle bu alanda ilk kez uygulanan bir hak arama taktiği olarak Komisyona başvurunun nasıl sonuç doğuracağı merakla beklenmiştir. Komisyonun 16.10.2008 tarihli 18. Toplantısında “Türkiye’de bulunan mülteciler, sığınmacılar ve yasa dışı göçmenlerin sorunlarını inceleme” amacıyla bir Alt Komisyon kurulmuştur. O zamana kadar ülkedeki genel mülteci olgusu hakkında çokça konuşması gerekirken neredeyse hiç ses çıkarmamış yasama erki, kendisine iletilen bu vak’a ve bu vak’a vesilesiyle bu alandaki diğer genel sorunlar hakkında Komisyon çalışmasında bulunmuş, bu konuda birçok kişi ve kurumu davet ederek dinlemiş ve neticesinde anlatımların aktarıldığı bir rapor yazmıştır.[8]

Kanaatimizce bu rapor her ne kadar pek başarılı bir şekilde kaleme alınmamış ve sağlıklı analizler ve değerlendirmeler içermese de yasama erkinin bu alana ilişkin derin sessizliğine bir son verme ve bundan sonraki çalışmalara kapı aralamış olması nedenleriyle tarihi bir rol ve öneme sahiptir. Öyle ki, bu rapor çalışması kapsamında sanırım Türkiye tarihinde ilk kez yasama erki yürütme erki içinden bazı önemli bürokratları (Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, EGM Yabancılar Şube Müdürlüğü, vb) TBMM’ne davet ederek esasen onların yıllardır yapıp ettiklerini, yani uygulamayı merak etmeyi akletmiş ve bazı sorular sormuştur. Tabi bu raporlama ve araştırma çalışmasını bir “Meclis denetimi” olarak görüp değerlendirebilmek oldukça güçtür. Bu alana yıllarca ilgisiz ve bilgisiz durumda uzak kalan yasama erki mevcut uygulamanın nasıl olduğunu bile anlayabilme kapasitesinden uzak bir performans göstermiş, dolayısıyla mevcut uygulamayı uluslararası ve ulusal hukuk, insan hakları hukuku bağlamlarında kritik ederek davet edilen bürokratları zorlayıcı sorular soramamıştır. Genel durumu öğrenme amacına yönelik ve bu kapsamda da Özbek mülteciler olayına da ilişkin olmak üzere gelen konuklara ayrı ayrı sorular sorulmuştur. Gelen bürokratların tamamı Özbek mültecilerin sınırdışı ediliş şeklini ve bunun gerekliliğini çok ciddi bir şekilde sahiplenerek anlatabilmişlerdir. Bunun dışında davet edilen üst düzey bürokratların vermiş olduğu cevaplarla Türkiye’deki genel göç ve iltica olgusuna ilişkin o tarihteki görüş, perspektif ve tavırlarını öğrenme imkanını bulmuş olmamız açısından da rapor çok önemli bir tarihi belge olma vasfına sahiptir.

Türkiye’de iltica alanında politika oluşturma ve uygulama konusunda uzun süredir az sayıdaki bürokratın hemen hemen tek yetkili karar ve icra mercii olarak çalıştığı tahmin edilmektedir. Esasen bir çok yasama dönemi dikkate alınarak iddia edilebilir ki, yasama organını oluşturan Parlamento üyelerinin ve siyasal partilerin bu alana ilgisi hemen hiç gözükmemektedir. Dünyada siyasal partilerin göç olgusuna karşı tutumu, ülkedeki mülteci ve göçmenlere karşı düşünceleri önemli konular olmasına karşılık bu konular Türkiye siyasal yaşamında parti ve parlamenter düzeylerinde tartışma konuları değildir. Son yıllarda farklı partilerden birkaç milletvekilinin konuya kulak kabarttığını gözlemlesek ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu sonraki dönemlerde bu alanda bazı alt çalışma grupları ile bazı çalışmalar yapmış ise de bu ilgi halen olması gereken seviyenin gerisinde ve yetersiz bir düzeydedir. İlginin olmadığı yerde doğal olarak bilgi de yoktur ve partilerden insan hakları temelli duymak ve görmek istediğimiz mülteci hakları perspektifi de gözlemlenmemektedir.

Yine bu olayda mülteci olaylarında görmeye pek alışık olmadığımız örnek bir girişim Rusya’da faaliyet gösteren Memorial ve Fransa’da faaliyet gösteren Orta Asya için İnsan Hakları Örgütü (HRCA)’nden geldi. Başından itibaren olayı takip eden örgütler bu konuda basın açıklamaları yaptılar ve 10 ülkeden 20 insan hakları savunucusu ve entelektüelin imzaladığı bir başvuruyu 5 Kasım’dan itibaren Türkiye Cumhurbaşkanı, Başbakan ve TBMM üyelerine gönderdiler. ECRE’nin de takip etmesiyle olayın Avrupa’da Türkiye’den daha iyi bir şekilde izlendiğini ve duyurulduğunu söyleyebiliriz.

AİHM’in Özbek mültecilere ilişkin olayların yaşandığı günlerde takınmış olduğu ilk tavrı itibariyle eleştirilmesi gereken bir karar ve uygulaması olmuştur: İlk sınırdışı işleminde çağırıldıkları Emniyete geç kalmış olmaları nedeniyle yakalan(a)madıkları için kurtulan bir aile Van’daki avukatları vasıtasıyla aynı akıbeti paylaşmamak adına AİHM’ne başvurmuşlardır. Aile, Mahkemenin İç Tüzüğünün 39. maddesi doğrultusunda 3. madde kapsamında sınırdışı edilmelerinin durdurulması yönünde bir ihtiyati tedbir kararı vermesini istemiştir. Ancak mahkeme kişilerin polis tarafından yakalanmadığı, dolayısı ile sınırdışı edilme riskinin oluşmadığı gerekçesiyle tedbir kararı vermemiştir. Ancak ne yazık ki bu Özbek aile tüm Özbeklerin Van’da polis tarafından toplandığı ikinci operasyonda yakalanmış ve diğerleri gibi sınırdışı edilmişlerdir. Böylelikle AİHM’nin gerçekçi bulmadığı sınırdışı edilme riskinin aslında ne kadar da ciddi olduğu acı bir şekilde anlaşılmıştır. Bu nedenle bizce AİHM’in Türkiye’ye yönelik 39. madde uygulamalarında risk faktörünü değerlendirme kriterlerini yeniden gözden geçirmesi zarureti vardır.

AİHM’in başvurunun esası hakkındaki incelemesini bitirip kararını vermesi ise 3 Aralık 2013 tarihini bulmuştur. Ghorbanov&Türkiye kararı olarak isimlendirilen davada Mahkeme oybirliği ile 11 Ekim 2008 tarihinde yapılan sınırdışı işleminin “yetkililerin başvuruculara alıkonulma sebeplerini bildirmemesi ve 11 Ekim 2008 tarihinde alıkonulduklarında söz konusu işlemin hukuka uygunluğunu denetletebilecekleri bir hukuk yolunun bulunmadığı iddiası ile ilgili şikâyetlerinin kabul edilebilir” olduğuna, Sözleşmenin 3, 5/1 ve 5/2 maddelerinin ihlal edildiğine, 19 başvurucu için her birisine 10.000 Avro manevi tazminat olmak üzere toplamda 190.000 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.[9] Elbette mahkemenin sonuç olarak vermiş olduğu manevi tazminat rakamlarının yanında, kararda yapmış olduğu tespitler çok önemlidir:

Mahkeme AİHS’nin 3. maddesinden yapılan başvuruda eylemin ağırlığını ve 3. madde kapsamında ele alınan ihlal türlerinin niteliğini ayrı ayrı değerlendirmiş ve Özbek mültecilere yönelik başvuru konusu eylemin “insanlık dışı” olduğuna karar vermiştir. Bu tespit umarız Özbek mültecilere yönelik yapılan sınırdışı işlemini TBMM İnsan Hakları Komisyonunda cansiperane savunan kamu personeli tarafından dikkatle değerlendirilir. Keza Mahkeme istemiş olduğu bazı bilgilere yönelik Hükümetin verdiği ve vermediği cevaplardan ve belgelerden olayın tam olarak oluş şeklini kritik etmiş ve 3. madde yanı sıra Sözleşmenin 5/1 ve 5/2 maddelerinin de ihlal edildiğine karar vermiştir. Bu kapsamda örneğin “11 Ekim 2008 tarihinde başvurucuların ülke dışına çıkarılmalarının Türk makamlar tarafından resmi kaydının bile yapılmamış olmasını özellikle şaşkınlıkla karşılamaktadır” tespiti bile sanırım ortadaki çok kaba insan hakları ihlalini yüz kızartıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.

AİHM’nin bu kararından sonra, başından beri sürecin takipçisi olan derneğimizin de içinde bulunduğu insan hakları örgütleri yeni bir basın açıklaması ile durumu değerlendirmiş ve başvuru konusu hukuka aykırı işlemle ilgili benzer olayların tekrarlanmaması için idari ve yasal tedbirlerin alınması istenmiş, başvuruculara ödenecek tazminatın ihlali gerçekleştiren kamu personelinden rücu’an tahsili için gerekli girişimlerin başlatılması çağrısında bulunmuştur.[10]

Son söz yerine

Yunanistan’ın Ege Denizi ve Trakya’da yapmakta olduğu illegal sınırdışı, push back vak’alarını raporlamaya çalışarak hep eleştirdik ve eleştirmeye devam edeceğiz. Burada çok ciddi ve ağır ihlaller söz konusudur. Ancak benzeri uygulamaların Türkiye’nin doğusunda da kolluk kuvvetlerince yapılabildiği gerçeği ile yüzleşmemiz ve bu konuda idari ve yargısal olarak çok dikkatli olmamız hayati öneme sahip bir gerekliliktir. 23 Nisan 2008’de Habur’da meydana gelen trajik olaydan[11] sonra Özbek mülteciler olayı da Türkiye’de yetkili makamlarca üzerinde uzun uzun düşünülmesi ve gerekli derslerin çıkarılarak idari ve yargısal denetim mekanizmalarının oluşturulması gerekmektedir. Biz eğer bunu başarabilirsek Türkiye’nin özellikle mülteci alanında insan haklarına saygılı bir hukuk devleti olması yolunda önemli ve güçlü bir adım atmış olacağız. Eğer bunu yapabilirsek dayak atarak sınırdışı edilen Özbek mültecilere yönelik “sizi burada istemiyoruz, size burada ihtiyacımız yok!” şeklinde bağıran görevlinin sözlerinin aslında yazılı olmayan bir Türkiye mülteci politikası olmayıp onun şahsi görüşü olduğuna inanabileceğiz. Aksi halde buna inanmamız bizden beklenmesin.

Av. Taner Kılıç

“Bu yazı ilk olarak 2014 yılında Notabene Yayınlarından çıkan ‘Sınır ve Sınırdışı’ kitabında yayımlanmıştır”


[1] Stefan Füle makalesi, Taraf Gazetesi, 13.10.2011

[2]Orçun Ulusoy, “Geri Kabul Anlaşması, AB ve Türkiye” http://www.multeci.net/index.php?option=com_content&view=article&id=271:geri-kabul-anlamas-ab-ve-tuerkiye&catid=47:orcun, erişim tarihi: 31.12.2013.

[3]HRW raporu; “Döner Kapıda Sıkışanlar” http://www.hrw.org/en/reports/2008/11/26/stuck-revolving-door-0 erişim tarihi 01.01.2014.

[4]UAÖ raporu; “Avrupa’nın sınırında Yunanistan’ın Türkiye sınırında insan hakları ihlalleri” http://www.amnesty.org.tr/ai/node/2222/ erişim tarihi 01.01.2014

[5] Pro Asyl raporu: “Pushed Back” http://www.proasyl.de/fileadmin/fm-dam/l_EU_Fluechtlingspolitik/pushed_back_web_01.pdf erişim tarihi 01.01.2014

[6] Ortak basın açıklaması (22.09.2008) http://www.rightsagenda.org/attachments/054_ozbekmultecilerbasinaciklamasi.pdf erişim tarihi 01.01.2014

[8]TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu, Alt Komisyon raporu http://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/belge/gocmen_raporu.pdf, erişim tarihi: 31.12.2013.

 

[10]Ortak basın açıklaması http://www.multeci.org.tr/haberdetay.aspx?Id=74 erişim tarihi: 31.12.2013.

[11]Ortak basın açıklaması http://www.hyd.org.tr/?pid=621, erişim tarihi: 31.12.2013.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir